13 Temmuz 2009 Pazartesi

Öyle Hızlı Akıyor ki su; tutmak, durdurmak mümkün değil! Aynı Yaşam gibi... :AKINTIYA KARŞI YÜZMEK

FOTO: Adog-Funda


Bu Pazar bir otobüs dolusu heyecanlı kalp vardı, Ankara'dan yola çıkan.
Biraz doğa tutkusu, biraz heyecan arayışı...
Son günlerde üzerimize karabasan gibi çöken kuru Ankara sıcağına,
küçük bir es verme isteğiydi belkide, Gürleyik'in serin ve berrak sularında...
Sonuç: akıntıya karşı yüzmek isteyenler için başkentte yeni bir adres: Gürleyik Deresi.

Gürleyik kahvesinde turizme açılmaya karar vermiş güleryüzlü bir topluluk karşılıyor bizleri. Bu yıl ilkini gerçekleştirdikleri festivali anlatıyorlar, gururla. Köylerine pansiyon açmayı düşünüyorlar. Piknikçilerin dere kenarına bıraktıkları çöplerden rahatsızlar, bir bekçi bile tutmayı düşünüyorlar. Turizme giden yolda işlerinin uzun olduğunu biliyorlar, "Yavaş yavaş adım atıyoruz hocam, daha yolumuz uzun!" diyorlar. Gürleyik Deresi'nin güzelliğini ise gözleri parlayarak aktarıyorlar.

Gerçekten de bir doğa harikası Gürleyik Deresi, su yürüyüşü yapmak isteyenler için...
Son yıllarda Anadoluda hasretini çeker olduğumuz gürül gürül suyun sesi,
içimizde huzur veren bir yaşam senfonisi oluşturuyor.
Suya ilk atlayışın verdiği serin çığlıklar, kısa bir süre sonra yerini,
doğaya karşı verilen coşkulu bir mücadelenin kalp atışlarına bırakıyor.


Öyle hızlı akıyor ki su; tutmak, durdurmak mümkün değil.
Mücadele bir başladı mı
"Vazgeçtim, geri dönmek istiyorum!" deme şansınızın olmadığı;
adım adım, kulaç kulaç, soluk soluğa bir mücadele başlıyor Gürleyik Dersi'nde
hedefe; suyun kaynağına doğru...


Yaşamda böyle değil mi zaten?
Başımızı annemizin sıcacık güvenli rahminden dünyaya uzattığımız an
başlamaz mı, yaşam mücadelesi?
Küçük, büyük hedefler belirleyip koşmaz mıyız onlara doğru
can havliyle, coşkuyla, heyecanla?
Hedefimize giden yolda aştığımız her engel,
kıpır kıpır yapmaz mı içimizi?
Daha bir coşkuyla kulaç atmaz mıyız, hedefimize doğru?
Bir çıkmaza girdiğimizde, hiç ummadığımız bir el uzanıvermez mi
bize doğru "Haydi, bir adım daha" diye?...
Umutsuzluktan umut, güvensizlikten güven doğmaz mı
ellerimizi bir başka ele emanet ettiğimizde?



İşte Gürleyik Dersi'nde kaynağa yürümek de, yaşam mücadelemizin küçücük bir örneği.
Siz de yaşayın bu mücadeleyi...
Akıntıya karşı kulaç atın, yürüyün, tırmanın, can havliyle tutun dikenli çalıları, azimle yüzün tutunabileceğiniz küçücük bir kaya parçasına doğru... Sağlam görünen koskoca bir ağaç gövdesinin köksüzlüğüyle yüzleşin, onunla beraber sürüklenirken gerilere, şaşırın ama vazgeçmeyin... İncecik bir dalın, size can simidi oluşunu da yaşayın. Yaşayın ki ön yargılarınızdan kurtulun yaşam savaşınızda...


Az durun, soluklanın; doğanın bin bir renkle örülmüş kokusunu çekin içinize...
Amacınız hedefe varmak olsun ama, hedefe giden yolda ki güzellikleri es geçmeyin.
Yolu, hakkıyla yaşayın ki hedefinize ulaşmanın anlamı olsun...
Bir daha atın suya kendinizi, yüzün akıntıya karşı;
ihtiyaç duyduğunuzda uzatın elinizi yardım almak için
utanmayın; gerektiğinde de uzatın elinizi yardım vermek için;
el alın ve el verin ki
kaynağa vardığınızda yalnız yaşamayın başarmanın coşkusunu.
Yanınızda başkaları olsun mücadelenizi, zorlu yolculuğunuzu bilen ve yaşayan...
olsun ki tek yürek atın zafer çığlığınızı...



Biz Adoglu yüreği genç bir kucak dolusu insan, bu Pazar Gürleyik Deresi'ni aştık.
Akıntıya karşı yürüdük, kulaç attık.
Gürül gürül akan suya karşı kayalıkları yarıp geçtik.
El aldık, el verdik. Kolumuz, bacağımız kanadı, yarıldı, çizildi, morardı.
yılmadık. Subaşı Şelalesi'nde coşkuyla tek yürek tamamladık yürüyüşümüzü.
MUTLUYDUK, çünkü BAŞARMIŞTIK.

Daha önce de yazdım, yine yazıyorum:
Yaşam mücadele edince güzel.
Yaşam engelleri aşa aşa, yılmadan hedefe beraber varınca güzel...

07 Temmuz 2009 Salı

KABUL ET, DOSTUM:YAŞAM MÜCADELE EDİNCE GÜZEL...

Hep daha fazlasına sahip olmayı isteriz, yaşamda...
Mücadeleden yorgun düşünce de isyan ederiz; kadere, adaletsizliklere...
Ama şu da bir gerçektir ki:
kolay elde edilen hiç bir şey tatmin etmez bizi...
Buruşturup atarız bir köşeye, hiç düşünmeden.
Çünkü yeni isteklerimiz vardır, sonu hiç gelmeyecek olan.

Taa çocukluktan başlar isteme oyunumuz.
Zaten Dünya da bizim etrafımızda dönmektedir ya fırıl fırıl.
O nedenle arsızca isteriz, sınır gözetmeksizin gördüğümüz her şeyi...
"Koşmak istiyorum, atlamak istiyorum, annemi babamı istiyorum,
en çok beni sevmelerini istiyorum,
bana aldıklarınız yetmez arkadaşlarımdakilerden de istiyorum,
televizyondakinden de istiyorum..
istiyorum işte, bana ne, bana ne, istiyorum...
Ağlarım bak, küserim, yemek de yemem... "
Ve bu arsız isteklere boyun eğerse anne baba
ve hatta çocuk daha istemeden sererse dünyayı önüne,
işte size, gelecekte elde edeceği hiç bir şeyden mutlu olmayacak
zaten elde etmek için de mücadele etmeyecek mutsuz bir asalağın portresi...
Arkası güçlüyse bu çocuğun, şansı da yaver giderse;
hayat boyu, mücadele etmeden her istediğini elde eden
ama hiç doymayan ve doymayacak olan;
yüzeysel mutlulukların ötesinde gerçek mutluluğa aç
bir yetişkin göreceğiz karşımızda...

Aslında çevreme bakıyorum da
ne çok insan var: halâ dünyayı kendi çevresinde dönüyor zanneden,
halâ arsızca isteyen;
parmağını kımıldatmadan "armut piş, ağzıma düş" diyen...
Mutlu da değiller bu yüzden;
çünkü dostum, mücadele etmeden elde edilen hiç bir şey tatmin etmez insanoğlunu...

Bak şöyle bir çevrene, ilişkiler ayağa düşmüş...
Aşkın ömrü göz temasından yatağa giden yol kadar kısalmış...
Bu yüzden her gün yeni bir aşk hikayesi dinliyoruz, aynı ağızlardan.
Aşk imkansızda gizlidir dostum,
ışık hızında yatağa gidilen bi ilişkinin adı da aşk olmaz...
Özel falan da değildir, kabul et!
ancak cinsel açlıktır bunun adı...
Eskiden erkeklerden duymaya alıştığımız:
"en güçlü erkek benim, istediğim kadını yatağa atarım,
istiyorum işte istiyorum, hepsi benim olsun, hepsini elde edeyim,
bana ne, bana ne, erkeğim ben..." gizli haykırışı
şimdilerde bir çok kadının ağzında:
"en çok erkeği ben elde edeceğim, en çok ben sevileceğim,
başka da bi marifetim yok, kendimi erkekler dünyasında var etmemin yolu yatak,
ben de istiyorum işte, bana ne , bana ne, benim de haklarım var, özgürüm ben..."

Tatmin de etmiyor zaten bu ilişkiler tarafları,
adına aşk denilemeyecek bu günü birlik cinsel ilişkiler,
karşılıklı beklentisizliklerin marifet gibi ilan edildiği;
yaşam felsefesi, üç günlük dünya, gününü gün etme .....
yani fasa fiso bir laf salatası yenilerek
yeni bir yatak arayışına yelken açılıp noktalanıyor...

Bana köylü(!) diyorlar dostum,
çağın gerisinde kalmışım, fazla gelenekselmiş aşka, sevgiye dair düşündüklerim..
Valla dostum, ben mi geride kaldım onlar mı çok ilerledi anlamadım.
Bildiğim bir şey varsa kendimi hiç bugüne ait hissetmediğim...
Yaşlandım galiba ben dostum, çünkü son zamanlarda
"yaa bizim zamanımızda aşk, sevgi..." diye başlayan
konuşmaları, şaşkın şaşkın çok yapar oldum.

Sevgi gibi, aşk gibi parayı da kolay kazanıyor bir çoğu, dostum.
O nedenle bir çırpıda da harcıyor... Ama tatmin olmuyor işte.
Değil 7 yıldız, 10 yıldızlı tatil köylerine akıtsa parasını,
maskeli yüzlerinin ardındaki gözleri hiç gülmüyor...
Şimdi diyeceksin ki "zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış"...
De, be dostum!... Bizim gibilere de bu adaletsiz dünyada
ahkam kesip konuşmak düşmüş, ne yapalım...

Ama dostum sen yine de dinle beni:
aşk, ellerden önce gözlerde başlar;
tenden önce kalplerde yeşerir, sevginin tohumu;
ve hiç bir havyar, alınteri ile kazanılan bir somun ekmek kadar doyurmaz insanın karnını...