26 Nisan 2009 Pazar

Aşkı da Cinselliği de Evlilik Değil, Gündelik Yaşam Öldürür!

Hep tartışılır: "Evlilik aşkı öldürür mü?" diye...

Bir başka tartışma konusu ise erkekler tarafından "biraz nefes almak, yaşamını renklendirmek, monotonluktan kurtulmak için..." gibi bahaneler ileri sürülerek yaşanan aldatma gerçeğidir.

Şunu özellikle belirtmek isterim ki burada tartıştığım konu: birbirinden nefret ettiği halde maddi ya da toplumsal bazı dayatmalar nedeni ile evlilik birliğini(!) ölümüne koruyan eşlerin ilişkileri, aldatmaları ya da aldanmaları(!) değil... Sözünü ettiğim şey: görünürde mutlu olan, evlilik yaşamlarında elle tutulur hiç bir sorun olmadığı halde, dışarıda heyecan arayan eşlerin(aslında erkeklerin demek lazım!) davranışları.

Bizim toplumumuzda ilginçtir: aşk, sevgi ve cinsellik bir birinden ayrı yaşanabildiği iddia edilen kavramlardır. Oysa sevgi, aşkı da cinselliği de kapsar. Cinsel isteğin olmadığı bir aşk ise pek gerçekçi olmaz. Yalnız başına (özellikle erkeklerce) yaşanabilen cinsellik ise; aslında aşk ve sevgi ile yaşandığında büyüleyicidir.

Bir çok erkek, karısını sevdiğini ancak cinsel olarak mutlu olmadığını; bu nedenle dışarıda bu ihtiyacını giderdiğini, kendince masumane(!) bir şekilde savunur. Zaten bu masumane gerekçe de toplum tarafından "erkeğin elinin kiri" olarak hoş görülür. Bir çok kadın, kocasını sevdiğini söyler ama evliliğin ilk bir kaç yılından sonra cinsellikten kaçınır ya da bunu bir görev; yerine göre de etkili bir rüşvet silahı olarak görür.

Bence sorun evlilik değil gündelik yaşamdır. Ne yazık ki çiftler birbirlerine gösterdikleri özeni; daha da önemlisi, sevdiklerine hoş görünebilmek için evlilik öncesinde kendilerine gösterdikleri özeni, evlendikten sonra göstermezler. İşte bu özensizlik, öncelikle cinsel çekiciliği öldürür. Bence bir birlikteliğin, olmazsa olmazı da zaten cinsel çekiciliktir.

Yıllar önce bir film izlemiştim bu konuda. Filmin adını hatırlamıyorum ama beni çok etkileyen bir diyaloğun içeriğini hatırlıyorum. Filmde birbirini seven ve uzun süredir birlikte yaşayan bir çift vardı. Sonra bir gün erkeğin yaşamına oldukça seksi bir kadın girdi. Çiftin yüzleşme sahnesinde, diyaloğun içeriği özetle şöyleydi:

Kadın :Bunu bize neden yaptın?
Erkek :Çünkü onun çok seksi giysileri ve çamaşırları vardı.
Kadın :Benim de var!
Erkek :Evet ama senin pamuklu pijamaların ve çamaşırların da var.
Kadın :Onun da vardır!
Erkek :Evet vardır ama ben onunkileri hiç görmedim...

Çok basit bir diyalog gibi görünmesine rağmen ben bu diyaloğun, evlilik ya da uzun süreli birlikteliklerde neyin, nasıl öldüğüne çok güzel parmak bastığına inanıyorum. Nedense insanlar çok zor bulunan aşkı bulduktan, aşklarına kavuşabilmek için onca emek harcadıktan sonra hiç acımadan gündelik yaşamın gündelik giysileri ve gündelik sıkıntıları içinde onu, boğup yok ediyorlar.

Hep söylenir : "Sevgi ve aşk emek ister" diye..
Ama hep unutulur: "Sevgi ve aşk, özenle korunmayı da ister.."
Ve hep yok sayılır : "Sevgiyi ve aşkı gerçek kılan, aynı zamanda cinsel çekiciliktir.."
Cinsel çekicilik ise önce kendini sevmek ve kendine hakkettiğin değeri vermektir...

Çiftler, ilk buluşmalarında kendilerine gösterdikleri özeni
(aradan kaç yıl geçerse geçsin) halâ gösterebilseler;
ve hergün yaşanan "hoşçakal, güle güle" faslını,
birbirlerini bir daha göremeyecekmiş gibi hissederek tutkuyla yaşayabilselerdi
hayat gerçekten onlar için bayram olurdu...

Bence sahipseniz o aşka ve "seviyorum" diyorsanız
hemen çıkarın üzerinizden o paspal giysileri...
Farz edin bu ilk buluşmanız.
Kim bilir, hayat bu: belki de son...

Sürün sürüştürün, takın takıştırın
bakın aynaya,
önce siz beğenin kendinizi...

Karşılaşınca önce ondan beklemeyin, siz atlayın boynuna;
en ateşlisinden bir öpücükle başlayın söylemeye:
birlikte, tutkulu, heyecanlı
ve her geçen gün yeni süprizlere kucak açacak olan
büyülü bir yaşam türküsünü...

20 Nisan 2009 Pazartesi

ŞEYTAN İLE DÜET

Dürttü yine şeytan
"Kalk" dedi, "Ben geldim!"


Sevindim gelişine,
bir o kadar kaygılandım...

"Neden?" diye sordu şeytan,
"Ben olmasam yaşayamazsın, sen!"

Doğru, çöl olur dünyam, olmasan.
İnanılmaz bir coşku bana yaşattığın,
sonundaki çaresizlik olmasa, olacağını bildiğim...



"Haksızlık yapma, nankör insan." dedi, gülerek şeytan.
"Coşkunun koşulu imkansızlık.
Hem düşünme bunları,
kalk uyuşma,
şimdi yaşama zamanı...
Bak, baharı getirdim sana."

Arkasından gelecek kışı bilerek
nasıl yaşanır ki bahar?


"Arkasındaki kış olmasa" dedi şeytan
"ne anlamı kalırdı baharın
sersem insan?"

İmkansızın tutkusu için
değer mi
karda kışta kalmaya, savunmasız?


"Ahh! bu insan oğlu" diye homurdandı şeytan,
"Kalk!" dedi "kalk, uyuşuk beden
nefessiz kalmışsın sen, havasız
kalk, sarıl bana
yaşatayım sana
dünyanın en büyük coşkusunu
ve zevk verirken soluk aldıran acısını..."

Soluk almak için
değer mi
acı çekmeye, çaresizce?

"Kalk!" dedi şeytan
"Kalk,uyuşuk beden...
Ömür geldi, geçiyor
şimdi yaşama zamanı
boş ver geçmişi
düşünme geleceği...
Can baba bile demedi mi
'Ömür dediğin üç gündür,
dün geldi geçti
yarın meçhuldür…
O halde ömür dediğin bir gündür,
o da bugündür….'

Ne diyeyim sana
muhtacım bir soluğuna...
Arkanda gizlediğin kış
üşütse de aklımı bugünden
verdiğin coşku ısıtıyor yüreğimi.

"İşte" dedi şeytan

"işte benim sevdiğim insan.

İşte yaşama, hakettiği değeri veren İNSAN!"

Dün geldi geçti,
yarın meçhul,
şimdi nefes almak lazım, derinden...
Yani lafın özü:
Hoşgeldin şeytan,
hoşgeldin yaşam!..


09 Nisan 2009 Perşembe

YAZMA TUTKUSU

"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."
Sait Faik ABASIYANIK

***
Aklım erdi ereli yazarım aslında... İlkokul yıllarında saati saatine verilen bir günlük listesi idi yazdıklarım. İlk ergenlik yıllarımda ise oldukça arebesk bir aşk günlüğü olmaya başladı yazılarım. Sonrasında sadece kendimi kötü hissettiğimde bir boşalma yolu oldu şiirlerim, ağıtlarım... Hep yalnızlık, çaresizlik, isyan, tam ifade edilemeyen bir eksiklik duygusu... Sevgili ablamın tabiri ile: ben hep bunalım oldum yani. Aslında yazmak, kendimi kendime ifade etmek, tek terapi aracı oldu herzaman benim için.

İlk gençlik yıllarımda ise aldığım bir aşk mektubu ve o kişinin edebi yeteneği yazma tutkumu bambaşka bir boyuta taşıdı. Ona yazdığım mektuplarda ilk defa edebi bir kaygı ile tanıştım. Farklı imgeler, süslü püslü sözler kullanmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Sonra öykü ile tanıştım. Uzun bir süre kendimi kendime ifade etmemin yeni aracı, öykülerim oldu. Ta ki 30 yaşımın arifesinde Yunus Nadi gençlik öykü ödülleri yarışmasına katılana kadar. Sonuçlar varlık dergisinde açıklandı. Birinci olamadım. Dosyamın sadece ilk sekizde değerlendirildiği yazıyordu, kısacık bir paragrafın içinde... İlk sekiz!? Keşke kaç dosyanın yarışmaya katıldığını da açıklasalardı. Sekiz mi? On mu? Otuz mu? Yüz mü? Kaç dosya?Yaşadığım hayalkırıklığı ve fare dağ hesabı, öykü dünyasına küsüşüm bambaşka bir yazının konusu. Ancak şunu söyleyebilirim ki birinci olmak değildi sorun. Sorun değerlendirilmeyi istemekti. Hep kendinize yazmışsınız ve ilk defa "tamam, yazıp duruyorum ama yazdıklarımın bir değeri var mı, uzman gözünde?" kaygısına düşmüşsünüz. Ve değerlendirme olarak size verilen dönüt, dosyanızın ilk sekizde değerlendirmeye alındığı. O kadar! Hala merak ederim "kaç dosya gönderilmişti, o yarışmaya?" diye...

Sonra yine kendime yazmaya başladım: biraz öyküsel, biraz şiirsel daha çok deneme tarzında yazılarımı... Sonra bir tesadüf eseri blog dünyasının içinde buldum kendimi... Önceleri blog yazarlığı bir nevi köşe yazarlığıydı benim için... Sonra yavaş yavaş kendi yaşantımdan, gözlemlerimden hareketle yaşadığım duygu patlamalarının, daha şiirsel bir dille aktarımına ve bir kez daha benim için kendimi ifade etme ve rahatlama aracı olmaya başladı.

Ancak geçmişte kendim için kendime yazarken bu sefer işler değişti... Yine kendim için yazıyorum ama bu kez yayınlıyorum. Bazen yazdıklarım bana zarar veriyor ama yazmak ve bunu paylaşmak öyle bir tutku, öyle bir hastalık haline geldi ki kendimi engelleyemiyorum. Yaşadığım öyle anlar oluyor ki, onun bendeki karşılığı beni nefessiz bırakıyor. Nasıl anlatmalı bu duygu patlamalarını? Yazmadan (ve son zamanlarda yazdığımı yayınlamadan) yaşantıma devam edemeyişimi?...

Lafın özü bu blog yazarlığı ilginç olmaya başladı benim için...

Başlarda yazıyordum sonuçlarını hiç düşünmeden, nedenini niçinini açıklama gereği duymadan. Yakın çevrem bilmiyordu bloğumu... Şimdi duyulmaya ve takip edilmeye başlandı, beni tanıyan insanlarca...

Ve giderek durum farklılaşıyor. Yazdıklarım bana dolaylı olarak zarar veriyor. İnsanların yazılanın arkasındaki edebi yaklaşımla, sosyolojik açılımlarla, psikolojik yansıma ile ilgilenmeyip yazarın hayatı ile ilgili magazinel faso fiso ile ilgilenmeleri şaşırtıyor bazen insanı...

Önce şu yazarlık konusuna açıklık getireyim. 'Yazar' adını kullanmamın nedeni başka bir sözcük bulamamamdan kaynaklanıyor. Yazar yani yazan kişi. Okur yani okuyan kişi. Benim yazılarımı okuyorsanız ister istemez benim yazılarımın okuru oluyorsunuz. Yazılarımla ilgili bazı yorumlarımda ya da yazıların doğrudan içeriğinde 'okur, okuyucu, yazar' gibi sözcükleri kullanmam kimilerince bıyık altı bir yaklaşıma neden oluyor. Buradan Can Yücel'i de sevgi ile anarak 'okur'a OKUR, 'yazar'a da YAZAR denmez de ne denir? diye sormak istiyorum...


Ve yazdıklarım, yazılarımın kaynağı.... nedeni, niçini, nasılı...

Nasıl anlatmalı ki yazma tutkusunu?

Yaşanan anların, çevremdeki bir çok insandan farklı olduğunu gözlemlediğim algı dünyamdaki duygusal patlamalarını...

Ya da anlatmalı mı?

Ustalar anlatmış mı, hangi aşk şiirini kime, neye ya da neden yazdıklarını?
Neden isyan ettiklerini, kendilerini neden yalnız hissettiklerini...
Özlemini duydukları aşkı, sevgiyi, yaşamı hangi dizede fısıldadıklarını;
hangi paragrafta bambaşka imgelerle resmettiklerini;
hangi roman kahramanının ışıltılı gülüşünde verdiklerini?...

Eskiden internet falan yoktu. Dolayısıyla kimse yazdıklarını yazar yazmaz paylaşma şansına da sahip değildi. Gerçi şimdi de birçok yazar ve çizer ürettiklerini kitaplar aracılığı ile paylaşıyorlar okuyucuları ile. Belki de olması gereken bu... Yazdığınızı yazdığınız anda paylaşmanız, meraklı bir kitlenin merceğini, sizin yaşamınıza çevirmesine, en kötüsü yaşamınızla ilgili ahkam kesme hakkını kendisinde görmesine neden oluyor. Bir aşk şiiri yazdıysanız aşık olduğunuza karar veriliyor ve size sadece kime sorusu yöneltiliyor. Oysa bu kadar basit olsaydı aşık olmak ve aşkı yaşamak, edebiyat dünyasında şiir diye bir tür de olmazdı herhalde.

İsyanı yazdığınızda hayretle karşılanıyorsunuz sahip olduklarınızdan dolayı... Nasıl anlatmalı avcunu bana uzatan küçük bir çingene kızın gözlerinde gördüğüm arsız yaşam tutkusunu... Bu anın beni nasıl bir isyan kuyusuna ittiğini...

Aşkı yazdığınızda "Yine kime aşık oldun?" diye soran gözlerle karşılaşıyorsunuz... Nasıl anlatmalı öncesiz sonrasız bir göz temasının bende yarattığı aşk destanını...

Yalnızlık ya da umutsuzluk olduğunda yazınızın konusu, yaşamdan tüm umudunuzu kestiğinizi zannettiği(!) ve acıdığı için sizinle arkadaş olmaya çalıştığını iddia eden bazı okurların, ilginç teklifleri dolduruyor mail kutunuzu.... Ya da nankörlükle suçlandığınız dost sitemleri sizi çaresiz bırakıyor... Nasıl anlatmalı, mahalle bakkalının söylediği basit bir cümlenin bile beni nasıl etkilediğini... toplum denilen canavarın insanı nasıl yalnızlaştırdığını bana iliklerimde hissettirdiğini...


Nasıl anlatmalı yazma tutkusunun ne ağır, ne hırpalayıcı bir tutku olduğunu?

Nasıl anlatmalı yazmanın insana verdiği YAŞAMA hazzını?

Nasıl anlatmalı?

Ya da en önemlisi nedenini niçinini anlatmalı mı?

Bir anın soluk alışı ile başlayan, önce kalbimi sonra tüm benliğimi esir alan duygular fırtınasını, bir kurgu rüzgarında sözcüklere dönüştürüp yaşama üfleyerek, fırtına sonrası dinginliği yaşamak varken sadece...

04 Nisan 2009 Cumartesi

KALBİMİN DİLSİZ ÇIĞLIKLARI

(ZOR DA OLSA BAZEN GEREKLİDİR AYRILIKLAR)

Güneş el sallarken muzipce
yorgun düşüyor aklım geceye
yanarken bir bir öte şehrin ışıkları
kilitleniyor gözlerim gözlerinde tatlı bir düşe...

Ellerini istiyorum uzak gözlüm,
ellerim avuçlarının içinde.
Başımı koysam çıplak göğsüne öylece
kalbinin gümbürtüsü kalbimin üzerinde.
Donsa zaman diyorum, geçmişten uzak
ısınsa bedenim gelecekten habersiz.

Ah uzak gözlüm, "ah" çekiyorum
sen korkmasan aşka yakalanmaktan sonsuz
ben korkmasam acıya düşmekten pişman
sen bende olsan ben sende
üçüncü tekil şahsı silsek de lügattan
biz olsak diyorum
tek bedende dünyadan...

Güneş el sallarken muzipce
yorgun düşüyor aklım geceye
yanarken bir bir öte şehrin ışıkları
kilitleniyor gözlerim gözlerinde acı bir gerçeğe...

Yanıbaşımızdaki deniz değil, uzak gözlüm
bir göl sadece, sınırları belli
suya vuran yakamozlar bile
gerçek değil, uzak gözlüm
öte şehrin ışıkları...

Bak bana, uzak gözlüm
dudaklarımdaki tebessüm de sahte
sağır mısın ki duymuyorsun
kalbimdeki dilsiz çığlıkları...

Sen bendesin ben sende
duygu yoksunu aklımız peşimizde
donmuyor zaman, aşka inat
yok olmuyor dünya, arzuların alevinde...

Güneş el sallarken muzipce
yorgun düşüyor aklım geceye
yanarken bir bir öte şehrin ışıkları
kilitleniyor gözlerim gözlerinde hüzünlü bir vedaya...

Kabul et, iki kaçağız baharı kucaklayan
yorgun düşmüş karda kışta kovalamacadan...
Henüz yaşanmamış bir aşk için
üşüsek de gereklilik kipinin ateşinde
ayrılığa son bir estir, bu gece
kalbi kırık coşkumun isyankar alevinde...