30 Mart 2009 Pazartesi
Ankara'nın Yüzü Asık Çünkü Kalbi Kırık
tatlı bir düş gördüm, ergenlikten yadigar
belli belirsiz bir heyecan, yaladı geçti yaralı gönlümü...
Bunca ihanet, bunca iki yüzlülük,
maskeler düşmüş,
çamurlu, arsız yüzler ortada
yılanın dokunmadığı yürek kalmamış ki
bin yıl daha yaşasın kötülük...
İşte dedim, işte bugün değişecek
gün geldi, devran dönecek
Ankaramla sarılmış yalnızlığım
tam da bu gece on ikide bitecek...
Dün, 29 Mart yani
tatlı bir düş gördüm, ergenlikten yadigar
belli belirsiz bir heyecan, yaladı geçti yaralı gönlümü...
Ayak seslerini dinledim tozlu kaldırımlardan yükselen
uzaklardan uluyan felaket habercisi bir köpeğe kızdım
erkenci bir horoz ötünce şehrin öte yanından
mahallenin delikanlıları tutuşunca kavgaya kötülüğün uşakları ile
telaşa kapıldım beklediğim sevgili, kim vurduya gidecek diye...
Bekledim, bekledim, bekledim
özü sözü bir, yüzü aydınlık
gözleri ezilenden yana çığlık çığlık
elleri insandan yana umut
adı gelecek, soyadı kardeşlik olan sevgili
çalsın kapımı, sarılayım boynuna
kondurayım dudaklarına ateşten bir davet
dans edelim zebanilerin ağıdında çırılçıplak
sevişerek karşılayalım gün doğumunu
müjdemiz olsun Ankara'ya
bizimle uyansın insanlık, güneşli bir bahar sabahına...
Dün, 29 Mart yani
tatlı bir düş gördüm, ergenlikten yadigar
belli belirsiz bir heyecan, yaladı geçti gönlümü...
Sabah uyandım kan ter içinde, yalnız
tatlı düşüm sonradan karabasana dönmüş belli...
Baktım pencereden gökyüzüne
güneşli bir bahar sabahından çok uzak
yüzü asık Ankara'nın, kalbi kırık
dokunsam ağlayacak, günü karanlık
"dayan" dedim "güçlü ol, elbet geçecek..."
21 Mart 2009 Cumartesi
En çok hastalanınca koyuyor insana, yalnızlık...
Hele soğuk algınlığı ise o hastalık, çok kötü...
Ateşiniz bir çıkıyor, bir iniyor...
Siz "Üşüyorum!..." diye mızıldanarak üst üste hırkalar giyerken
alnınızdan öpüp "Senin ateşin var!" diyerek hırkalarınızı zorla,
size rağmen çıkaracak birisi olmayınca
anlıyorsunuz ki yalnızsınız...
Tüm ateşi çıkan hastaların aksine,
kendini koruma güdüsü ile
üşüdükçe soyunmaya başlayınca
anlıyorsunuz ki yalnızsınız...
Yanınızda sevdiğiniz olmayınca soğuk algınlıkları kalbinizi daha çok yaralıyor...
Anlıyorsunuz ki soğuk algınlığında sevdiklerinizin yaptığı
ve sizin, söylene söylene katlandığınız o ilk yardım müdahaleleri,
yaşamın anlamıymış...
Siz, çocukluğunuzdan kalma bir alışkanlıkla
kendi kendinize tarhana çorbası pişirirken
ahşap, iki katlı bir evin tahta sedirinde,
ananızın pişirdiği ve sizin,
nazlana nazlana onun elinden içtiğiniz çorbanın kokusu
tüterken koku almayan burnunuzda
anlıyorsunuz ki siz yalnızsınız...
Anlamını bilmediğiniz göz yaşlarınız,
yuvasından fırlayacak gibi zonklayan gözlerinizden,
sessiz sessiz süzülürken
hiç kimse sevgi ile size sarılıp
"Aman da benim aşkım hasta olmuş, çocuk gibi ağlarmış..."
diye dalga geçmeyince
anlıyorsunuz ki siz yalnızsınız...
İşte öyle durumlarda eliniz telefona uzanıyor
ve kilometrelerce uzaktan en bilindik numarayı çeviriyorsunuz...
O daha ilk sözcüğünüzde anlıyor hastalığınızı,
endişe ile soruyor: "Ah yavrum hasta mısın? Nasıl üşüttün öyle...
Evde ilaç yok mu yavrum... Kalk, kalk hadi bi ılık duş al...
Bak! üşüyünce örtüp bastırma üstünü,
Allah korusun, çocuğum havale falan geçirirsin..
Ah! şimdi sen ateşinin yükseldiğini de anlamazsın...
Kuzum, bi tarhana çorbası yap kendine, nane limon falan yok mu? ..."
Ve siz hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayınca
anlıyorsunuz ki en çok da
hastalanınca koyuyor insana, yalnızlık...
15 Mart 2009 Pazar
Eskiden Aşk Göz Göze Gelmekti, Şimdilerde İse Can Çekişiyor Anlık İletilerin Soğukluğunda
Ekle butonuna tıklayarak başlıyor ilişkiler bu günlerde.
Kahveler sanal olarak ikram ediliyor enter tuşunun cazibesinde...
Hediye papatyalar, güller ya da en pahalısından şampanya bile sanal...
Popülerliğiniz ölçülüyor sürekli, aldığınız sanal hediyelerin sanal maddi değerleri ile...
F5 hızında yaşanıyor aşklar, toplu geyik arenalarında; yetişebilene aşk olsun.
Gönüllerin destanı, anlık iletilerin kısaltılmış bölük pörçük cümlecikleri ile haykırılıyor anlaşılmaktan uzak...
Sözcükler kalpten fırlamıyor artık titreyek,
sesiniz boğuk çıkmıyor ilanı aşk sohbetlerinde,
sevdiğinizin ses tonundaki çatlama yüreğinizi dağlamıyor...
Yan yana gelmiş sessiz harflerin soğukluğu sadece, yüreğinizi üşüten...
İletişimin olmazsa olmazı göz teması, çoktan tarih olmuş,
kalıp yüz ifadeleri duygularınızı anlatan...
Gerçekten öyle hissedip hissetmediğinizin önemi de yok yani...
İki tuşa bakıyor, akışa uygun bir yüz ifadesini seçip göndermek...
İki nokta üst üste kapa parantez, işte mutlusun gerek yok söze şiire...
İki nokta üst üste aç parantez, işte mutsuzsun en temizinden,
uğraşma gerek yok ağlamaya iç çekmeye...
Öfkeni, üzüntünü, isyanını, kederini, umudunu, coşkunu,
en önemlisi aşkını, anlatmayı biliyorsan
iki soğuk tuşun parmak teması ile en kısa ve hızlı yoldan,
tebrikler, sen de varsın bu hızı baş döndüren aç kurtlar arenasında(!)..
Yok bilmiyorsan, daha ne olduğunu anlayamadan kanlar içinde,
yüzün gözün çamura bulanmış bir şekilde
yüzündeki şaşkın ifade ile kala kalırsın saha kenarında...
Aşkların hızına yetişmek mümkün değil bugünlerde,
yasını tutmak ise açıktan salaklık ilanı tüm dünyaya...
Bir dostum geçenlerde dedi ki salaklaşmış halimi görünce
"Saha kenarında ısınmaktan yoruldun sen,
ya gir maça koy iddianı ortaya ölümüne
ya da otur yedek kulübesine de bak öğren iyice şu oyunun kurallarını..."
Baktım, baktım, baktım sahada hemcinslerim tarafından oynanan;
jürisinin ise kıtlıkta adamdan sayılan üç beş bekar olduğu bu çamur oyununda, yerim olmadığına karar verdim.
Tamam kabul ediyorum: "Kedi, erişemediği ciğere pis!" dermiş,
ben de diyorum işte.
Bu maça nasıl girildiğini de anlayamadım, nasıl maç dışı kalındığını da...
Bir tek şey anladım: benim işim olmaz birbirini yok etme pahasına,
gönülden önce çetele kağıtlarında var olup elde etme savaşında...
Yani benim aşk defterimde yazmaz duygular için savaşmak.
Ve rakipleri yok ederek kazanılmaz gerçekte aşk...
Çünkü aşk, ya vardır ya da yoktur kalplerde kendiliğinden...
****
Şu iki yıllık süreçte içine girdiğim bir çok sosyal ortamda gördüm ki sorunun nedeni belli. Bir sürü boşanmış ya da hiç evlenmemiş kadına karşılık üç beş tane bekar ya da boşanmış erkek var.
Ha bir de malum kıtlıkta, sürekli malubiyet yaşayan ve azıcık ilgiye, sevgiye aç olan kadınların, bu duygularını sömürerek beslenen, evli ve çapkın erkekler de var ama onlar bambaşka bir yazının konusu.
İstatistikleri tam bilmiyorum ama otuz, otuz beş yaş üstü bekar erkeklerin karaborsada olduğu kesin. İşte bu nedenle çoğu bekar erkek, özellikle de boşanmış olanlar ne oldum delisi bir görüntü çiziyorlar. Muhtemelen ergenlik ve ilk gençlik yıllarında yaşıtları olan kızlar tarafından hiç ciddiye alınmamış ve adam yerine konulmamış olmalarının acısını, acımasızca çıkarıyorlar karşılarına çıkan tüm kadınlardan "vay be! ben neymişim meğerse" niraları atarak. Aman yanlış anlaşılmasın, sözüm meclisten dışarı; lafımız sosyolojik bir gözlem üzerine kısa değinmelerden ibaret, dilimiz döndüğünce...
Sayılardaki bu dengesizlik ve tabii galibiyet hırsı,
kadınları, bir birleri ile ölümüne yarıştıkları bir savaşın piyonları haline getirmiş...
Kıtlıkta değere binmiş bu bekar erkeklerin çoğu, ukala ve küstah bir karaktere bürünmüş kendini ispatlama derdi hiç olmadan. Sayısal azınlıkta olmanın avantajı ile adam sayılıp oturtulmuşlar jüri koltuğuna.
Kimisi güzelliği, kimisi gençliği, kimisi cinselliği, kimisi de hinliği ile kendini beğendirme yarışında bir dolu bayan karşılarında ölümüne dövüşürken;
onlar balon gibi şişirilmiş egoları ile "sen gir, sen ispatla, sen göster, sen çık, sırada ki..." sözcüklerini tükürükler saçarak haykırıyorlar duygusuzca... Kaç kalbi kırdıklarının önemi yok, kaç gönülde kapanması imkansız yaralar açtıklarının da... Çünkü sırada bekleyen çok(!)...
****
Ben tarih öncesinde kaldım kesin...
İletişimin bendeki karşılığı halâ gözler,
ses tonunun kalbime uzanan fısıltısı vazgeçilmez olan,
yüz mimiklerinin sözlerle anlatılamaz etkisi ise asıl gerçek...
Ben kalbimin sesini dinliyorum halâ
ve kalbimin sesini fısıldıyorum sevdiğim diyeceğim erkeğe...
Onun çevresinde kaç kadın olduğu ile ilgilenmiyorum,
kendi çevremde kaç erkek olduğu ile de...
Ben savaşmayı bilmiyorum elde etme arenasında
ne kaçmayı biliyorum iz bırakarak
ne de kovalamayı diğerlerine çelme takarak...
Ben bıraktığımda bu gönül ilişkilerini,
aşk vardı gözlerde başlayan ve gözden göze kıvılcımlar fırlatan...
Kalpte filizlenip kanat çırpardı coşkun akan ırmakların üzerinde kelebekler,
gönülden gönüle tatlı bir rüzgar eserdi iki bedeni titreten, o zamanlar....
Aşk demek göz göze gelmekti önce,
saatlerce, günlerce zamanı sıfırlayıp konuşmaktı,
sımsıcak ellerin tesadüfen buluşup kenetlenmesiydi,
başını sevdiğinin göğsüne dayayıp
unutmaktı dünyayı, savaşları, yokluğu...
Ben bıraktığımda yoktu aşkın hesabı, kitabı
anlık iletileri yoktu, sessiz harflerin simgesel yüz ifadeleri ile süslendiği...
Ben bıraktığımda aşk için savaşmazdı kadınlar birbirleri ile...
Erkekler domates seçer gibi seçmezdi, aşık olacağı kadını...
Ben bıraktığımda
aşk ya vardı ya da yoktu kalplerde kendiliğinden...
01 Mart 2009 Pazar
Hoşçakal Dedim UMUDA
sımsıcak gülümserken gönlüme
ya da bana öyle gelmişti
ben umudu yakıştırmıştım beyaza
Beyaz, yeni başlangıçların adı
renksizliğin ve tüm renklerin
ama kardeşi siyah yansır yüzüne
bırakmaz peşini anlam katmak için temizliğine
Umut demişti adına
sımsıcak gülümserken kalbime
ya da bana öyle gelmişti
ben umudu yakıştırmıştım beyaza
Beyaz, ölümün gelinlik adı
tüm yaşanmışlıkların ve kaçışların
keşkelerin anlamsız sureti
bırakmaz peşini zamanı anımsatmak için insana
Daha yeni konuk ettim umudu
on sekizlik gönlümün baş köşesinde
çıkarınca yüzündeki allı pullu maskeyi
şaşırdım kabuk bağlamaktan çok uzak
yaralı kalbini görünce
Konuğudur gönlümün deyip
yüzleş dedim aldanmışlığınla
değil beş, on, yirmi
afroditi yakalayıp
koca bir çentik atsan
yıkılmış egonun tamiri için
malûbu sensin kabul et
oynadığın bu kovalamacanın
Umut demişti adına
sımsıcak gülümserken gönlüme
ya da bana öyle gelmişti
ben umudu yakıştırmıştım beyaza
Daha yeni vedalaştım onunla
umut da değilmiş adı, yarası derin
kalbine kazımış ihanetin acısını
toplar olmuş başka kalplerden ilacını
Vedasıdır gönlümün bu şiir
adına umut dediği davetsiz konuğuna
yaralı kalbinin ilacı kimsede yok arama boşuna
önce çıkar gözlerindeki kini, nefreti
sonra soyun dökün de geç aynanın karşısına
Üzgünüm benden bu kadar
yorgunum sahte kovalamacalarda
galibiyet kazanmak için
en havalısından bir çentik savaşında
Umut demiştin hatırla
sımsıcak gülümserken gönlüme
ya da bana öyle gelmişti
ben umudu yakıştırmıştım beyaza
Adın umut kalsın gönlümde
kirlenmesin fırtınada çamurda
yolun açık olsun ilacın gerçek sevgi
önce umudu bul, sonra da
kaybettiğin yerde kendini...
