27 Şubat 2009 Cuma

Pek Zordur Kalabalıklar İçinde Var Olmak EN ZORUDUR KALABALIKLAR İÇİNDE TEK KALMAK

Sen ağlama be çocuk
ciğerimi yakıp kavuruyor dinmeyen gözyaşların
bakma bana öyle yardım dilenerek
yüreğimi parçalıyor acılı bakışların
bir ana yüreği anlar ancak bu çaresizliği
çocuğunun titrek sesini kilometrelerce uzaktan işiten bir baba
bir yastıkta kocamayı hayal ederken
sevdiğini beyazlar içinde toprağa veren bir eş
sevdiğine yapılan işkenceyi
eli kolu bağlı izlemek zorunda kalan isyan dolu bir yürek

Sen ağlama be çocuk
işte yaşam bu
tadacaksın aşk acısını da ihaneti de
çünkü gerçek bu
bilirim en kötüsü dost bildiğin yüzlerin maskesiz gözleri ile yüzleşmek
ama çocuk
inan bana acı da olsa büyümek bu

Hayyam bile demiş ki:
Beni dünyaya getirdi hiç istemeden,
Şaşkınlığımı artırdı yaşam gün günden,
İsteğimle gidecek de değilim buradan
Niye geldik, niye gidiyoruz? Var mı bilen?

Ah be çocuk
kime soruldu ki isteği
kim şaşırmadı ki gözlerini açarken bu koca dünyaya
herkes başaşağı sallanırken iki elin ucunda
poposuna yediği bir şaplakla ağlayarak açtı gözlerini dünyaya

yaşam bu çocuk
mutlulukla mutsuzluk savaşacak yüreğimizde her geçen gün
iki gün ağlayan üç gün gülecek
üç gün gülen dört gün ağlayacak
biliyorum zordur birden tersine dönmesi dünyanın
zordur dertsiz tasasız günleri geride bırakmak
zordur binbir türlü yüreğin
binbir türlü maskesi ile yüzleşmek
pek zordur kalabalıklar içinde var olmak
en zorudur kalabalıklar içinde tek kalmak
ama çocuk
her inişin vardır mutlaka bir çıkışı
biraz sabır biraz metanet
devran bu yine döner elbet
çaresi olmayan tek dert ölüm acısı
inan çocuk
onun bile var zaman denen ilacı
ağlama be çocuk
her yara kurur kabuklanır
alevlerin üzeri bir gün gelir küllenir
indiğinden daha çok çıkarsın inan
yeter ki indiğin yolları iyi bil


ah be çocuk yeter
sen ağlama
ellerim kollarım bağlı
çaresizim anla
parçalama yüreğimi
sen yeter ki dik dur doğrudan şaşma

geçecek inan bana
zamandır her derdin ilacı
işte yaşam denen geçek anla

çünkü büyümek bu...

24 Şubat 2009 Salı

Yüzlerimiz kırkına merdiven dayasa da ÇAKILI KALMIŞ GÖZLERİMİZ YİRMİSİNDE

Bir süre yazmamaya karar vermiştim ama
şimdi böyle bir gece de yazılmaz mı?
Huylu huyundan vazgeçmezmiş dostlar
saat on ikiyi vurdu mu
başlıyor bir duygu seli kalbimde fokurdamaya
yazmasam kaynayıp yakacak beynimi...
İyisi mi bazen kızsam da kendime
yine de yazayım ben Zülalce.
Siz de eğer isterseniz, buyrun gelin kalbime
kurulun baş köşeye
paylaşalım üç beş harfin sıcaklığını birlikte...
Yok istemezseniz o da sizin sorununuz
hoşça ve gülümseyerek kalın az ötede...

***
Cumartesi akşamını Pazar'a bağlayan geceydi
kalbimde on yedi yıl öncesine şirin bir pencere açan.
Yirmilerin başlarında bıraktığım,
bırakırken farkında olmadığım,
otuzların sonlarına gelirken
yüzleşince birden şaşırdığım
bir o kadar da coştuğum,
ilk gençlik yıllarım a dostlar
o yılların saflığı ve temizliği
tek hatırladığım...

Neler yaşandı be dostlar,
bu kalpler neler gördü?
Kimler geldi, kimler geçti dost hanemizden?
Ne sevgiler sığdı kalbimize ömrümüze ömür katan,
ne kırgınlıklar yaraladı kalbimizi ömrümüzden ömür çalan?

Şaşırdım be dostlar
dile kolay on yedi yıl...
İlk tanıştığımızdaki yaşımı ikiye katlamış yaşam!..
Saçılmışız yurdun dört bir yanına,
sevmişiz kendimizce sevilmişiz başkalarınca
çoluğa çocuğa karışmışız
aşkı da tatmışız ayrılığı da...
İşe girmişiz, işten çıkmışız
iş kurmuşuz, iş değiştirmişiz...
Sevdiklerimizin gülümseyen yüzlerini
ayrıldığımızda icat olmamış teknolojik aletlerin minicik ekranlarına sığdırmışız.

Taşınmışız yani a dostlar
kalpten kalbe, gönülden gönüle
o günlerden bu güne...

Şaşırdım be dostlar, bir o kadar da hüzünlendim...
İnsan aynaları bırakamadığı için geçmişte
en çok başkalarının değişimine şaşırıyor nedense?
Kır düşmüş bazı arkadaşlarımızın saçlarına
bazısı kökünden çözmüş bu sorunu...
Hafif çizgiler var yüzlerde yaşanmışlıkları fısıldayan bizlere...
Yüzlerimiz kırkına merdiven dayasa da
çakılı kalmış gözlerimiz yirmisinde...

Yani dostlar koca koca insanlar olmuşuz hiç farketmeden
belki şaşkınlığımız ondandı...
Sakarya bile dar geldi bize o gece
hani dar gelen sadece sokaklar da değildi
zamana meydan okuyan
kabına sığmayan
belki de coşkumuzun asıl nedeni
aslında
yirmisinde kalmış ruhlarımızdı
be dostlar...

20 Şubat 2009 Cuma

Korkma Küçüğüm Yanarsın En Kötüsü

Hey sen, küçüğüm
içten olan
sana sesleniyorum
içtenliğin beş para etmediği dünyada
içtenliğine yanan şaşkınca
duy beni...

Saklanbaç oyununun daimi ebesi yani
her seferinde kendini iyice saklamaya karar verip
ortada çırılçıplak kalan ebedi acemi...
Sen küçüğüm sen,
sen yani, kaşlarını çatmış
dudaklarını büzmüş içini çeken
kendine yine savaş ilan etmiş olan
sana sesleniyorum
duy beni

Kolay değil insanın senin gibi soyunup dökünmesi
onlar ki büyüme yolunun her keskin virajında
korunmak için hesapsız esen rüzgardan
büründüler üzerlerine en pahalısından
üzeri hayal kırıklıkları ile işlenmiş örtülerini
ve döne döne kendi etraflarında
kaybettiler anadan firan özlerini...

Kolay değil küçüğüm
sana sesleniyorum
bir kalbin kendini hapsettiği korku tünelinden ışığa çıkması
kan kırmızı, çıplak, savunmasız
hiç kolay değil
duy beni

Sen küçüğüm sen,
sen yani, kaşlarını çatmış
dudaklarını büzmüş
içini çeken,
sana söylüyorum
özenme hiç allı pullu giysilerin ardına saklanmaya
ipliği hayal kırıklığıdır o kumaşın
dokuyanı korku
sızdırmaz ışığı, havayı
duy beni

Özenme küçüğüm
elmas kakmalı bin bir surat maskelere
kör eder seni.
Barış kendinle küçüğüm
çıplaklığınla barış.

Sana söylüyorum
özenme saklanbaç oyunlarının daimi galiplerine,
korkma be küçüğüm kaybetmekten
sen ki damarlarında taşırsın tarih öncesinden
anka kuşunun ölümsüz gücünü.

Marifet saklanmakta değil
kovalamakta hiç değil!
Marifet çokların içinde dimdik durmakta
gerekiyorsa yangının ortasında
ELİNİ UZATIP UMUDA
İŞTE BEN DİYEBİLMEKTE
KORKMA KÜÇÜĞÜM YANARSIN EN KÖTÜSÜ
AMA DOĞARSIN TEKRAR GÜÇLENEREK KÜLLERİNDEN
SEN TEK DUY BENİ..

17 Şubat 2009 Salı

ÇİĞDEMLERİN MÜJDESİ

Çiğdemler çıkmış, gördün mü sevgilim?
Müjdeliyorlar bize yer tanrıları ile gök tanrılarının
tüm kış süren küskünlüklerinin bittiğini...

Müjdeliyorlar bize onların yaşayacakları aşkı,
tüm doğanın halaya duracağı,
kuşların cıvıldayıp kelebeklerin kanat çıpacağı,
kurak tepelerin renk renk çiçeklerle bezeneceği,
ağaçların gelinlik giyip şahitlik yapacağı o masalsı düğünü
müjdeliyorlar...
Duydun mu?

Çiğdemler çıkmış gördün mü, sevgilim?
Müjdeliyorlar bize
haykırarak gelen ilkbaharı...
Yeni başlangıçları müjdeliyorlar,
sırt sırta, sarmaş dolaş
çekilir kılacak olan hayatı...

Çiğdemler birlik olmuş sevgilim, fısıldıyorlar:
"Korkmayın ey insanlar yaşamdan,
saygı duyun kadere,
tesadüflere inanın...
Bırakın açsın tomurcuklar,
bırakın aksın coşarak ırmaklar,
tek inanın siz
birlikte daha kolay yalnızlıklar..."
Duydun mu?

14 Şubat 2009 Cumartesi

Üzeri Kalplerle Bezeli Hediyelerin, Kalbi Çoktan Sağır Olmuş Sahipleri

Bugün mutsuz açtım gözlerimi yaşama,
çünkü yanlızlığımı haykırıyordu bir haftadır dört köşe ekran.
Yanarak tekliğime
en çoğun içinde, bir alışveriş merkezinde açtım gözlerimi...

İnsanlar vardı girip çıkan
bir kalabalık, bir telaş
renkli paketler, üzeri süslenmiş
belli ki sevgiliye alınmış
bu özel günün nişanı
üzeri bolca kalple bezenmiş
hediyeler...

Tam o sırada duydum taa uzaklardan
bir akordiyonun ağıt yakışını aşka...
Büyüye kapılıp yaklaştım adım adım
dağlarken kalbimi
sonu hep ayrılık olan aşkın
hüzünlü mırıltısı yaşama..

İnsanlar vardı müzisyenle aramızda
kolları kalabalık, gözleri soğuk
üzeri bolca kalple bezenmiş aşk nişanları, ellerinde...
bizi görmeyen,
ağlayan nağmeleri hiç duymayan,
kucaklarında bolca kalple bezenmiş paketleri...
kalpleri sağır olmuş belli ki
sözüm ona
sevdiğine koşturan...

09 Şubat 2009 Pazartesi

ZORDUR YELKEN AÇMAK AÇIK DENİZLERE

Zordur dostum,
yelken açmak açık denizlere,
güvenli limanından ayrılmak zor...

Diyeceksin ki sanki kendi limanında hiç fırtına olmaz mı?
Olur, dostum olur
ama bildiğin gibi olur.
Rüzgârını bilirsin, bulutunu tanırsın,
anlarsın suyun sessizliğindeki haykırışı,
balıklarını tanırsın,
varsa limanını mesken tutmuş köpekbalığı
onu da bilir önlemini alırsın...

İşte sırf bu yüzden
en köhne, en fırtınalı
en berbat liman seninki de olsa
kendini güvende hissedersin.
Korktuğun ise sadece bilmediğindir.
Bilinmeyendir insanı dehşete düşüren,
özgüvenini hırpalayan.
iŞTE BU YÜZDEN DOSTUM,
mesken tuttuğumuz limanları öyle kolay terk edemeyiz.
Kolay değildir başka mahalleye taşınmak,
boşanmak kolay değil.
Dost meclislerini değiştirmek kolay değildir,
iş yerini değiştirmek kolay değil.
Her horoz kendi çöplüğünde öter be dostum
bu yüzden kolay değildir,
çöplük de olsa çöplüğünü değiştirmek.

Hele dostum, benim gibi attığı adımı üç paye top atışı ile ilan edenler için
hiç kolay değildir yabancı limanlarda demirlemek...
Oysa gelsen sessiz sessiz
demirlesen bir köşeye,
önce bir anlasan dinlesen "Kimdir bu çöplüğün horozu,
kimdir gediklisi, kimdir delisi? Kimdir köşe başını tutan değnekçisi?
Dost olanı kimdir, açık sözlü ve yürekli olanı?
En önemlisi sırtını dayayacağın kimdir, fırtınada?"
Zor be dostum,
işte bu yüzden pek zor güvenli bildiğin limanından ayrılmak...
Bu yüzden zordur
taşınmalar, ayrılıklar,
kalmalardan daha çok gitmeler...

Ama dostum,
sırf yaşayabileceğin fırtınalardan ya da bilinmezden korktuğun için
hep saklanırsan o kuytu köşende
"Nereden bileceksin okyanusların büyüklüğünü,
dalgaların coşkusunu,
keşfedilmemiş adaların altın kumsallarını?..."

Zor da olsa yelken açmak yaşama
aldanmaları geride bırakarak
cesaretsizleri imrendirerek
umudunu hiç tüketmeden
güzel be dostum...

04 Şubat 2009 Çarşamba

Yüreğimin PIR PIR Konukları

Bu hafta yaralanmış, kırık, dökük kalbimin
konukları pek çoktu dostlar....
Her birini buyur edip,
özene bözene ağırladım, baş köşede.

Bir de baktım ki kalbime,
sımsıkı kapalı perdelerden daha çok ışık sızar olmuş...
Güneşi gördüm dışardan avuçlayıp getirdikleri sıcaklıkta.

İrili ufaklı ve renk renkti konuğum olan kelebekler.
Her birinin kanat çırpışı
heyecan oldu,
coşku oldu,
yaralı kalbime..

Yalnız bir tanesi kelebek kanadı takmış
sivri sinekti galiba,
acıdım ama
fesatlığa kalbimde yer yok,
mecbur dışarda bıraktım onu.

İki tanesinin adı dostluktu, pek eskilerden,
sabahın ilk ışıklarına kadar sürdü
18 yaşında bıraktığımız
deli dolu yüreğimizin kahkahaları...

Bir tanesi sonbahar renklerini bezemiş kanadına
gülümsedim sadece ona
uzaktan 'mutlu ol' dedim
'hak ediyorsun, kalbim seninle her zaman...'
anladı.

Bir tanesi ateş kırmızısı,
eski bir hesap,
gülümseyerek kapatılması gereken...
En çok kendine zararı,
farkında değil...
Yine de kırmızının alev olmuş alacaları var kanatlarında,
'Uç kelebek,' dedim 'çiçekten çiçeğe!
senin rüzgarın dokunur bana,
bulaşma...'

Peki yeşile ne demeli,
kalkıp gelmiş ıssız diyarlardan...
'Buyur soluklan yüreğimde ama
dostluk yakışır
bir de çayır çimen bu tanışıklığa...
Güle güle git
güvenli limanlara...'

Ve beyazdı kanatları ötekinin,
beklemediği misafiri yüreğimin...
Şaşırdığım,
oturtamadığım hiç bir yere...
Hem hiç tanımadığım,
hem de sanki hep tanır olduğum...
El sallarken ona
sordum adını yavaşça:
'umut' dedi galiba
'yakışır beyaza...'