Hiç hak etmeyen birine,
hak ettiğinin çok üzerinde değer verdiğiniz oldu mu?
Aklınız 'hak etmiyor' diye haykırırken
kalbiniz ısrar etti mi
'O da insandır,
ona sevgiyi, en önemlisi saygıyı,
o bizi tüm diğer canlılardan sözüm ona ayıran
insani sıcaklığı gösterirsem, çıkarır maskesini,
adam gibi adam olur,' diye?...
Ve her seferinde duvara toslayıp,
aklınızı güldürdünüz mü, kendi kalbinize?
Düşünürüm bazen ' Neden bu ısrar?' diye...
Cevabı basit aslında:
Egomuz!!!
Evet evet, egomuz kabul edemez
değer bilmeyene değer vermiş olmayı!
Kabul edemez bir türlü bahçıvanı kalbimiz olan egomuz, yanılmayı!!!
Ulan 'İnsan oğlu çiğ süt emmiş.' diye de boşuna dememişler ki!
Siz kalbinizden kan kırmızı bir buket uzatırsınız
çırılçıplak, savunmasız, içten
karşıya...
Karşı, kapı duvar!
Anlama kapasitesinin çok çok altında,
bencil, insanlıktan hiç nasibini almamış,
basit!...
Ama insan bu,
özü kalp yani,
kalbin duygularla harman olmuş farkı hayvandan,
akıllanmaz...
Kötüye 'kötü' diyemez...
İlla da dize getirecek ya kötülüğü,
yenecek,
türüne has sandığı sevgi ile...
Lafın özü:
insan bu,
akıllanmaz!
29 Ocak 2009 Perşembe
28 Ocak 2009 Çarşamba
HezEyaN
Düşünürken dünyanın binbir hâlini
yoksulunu zenginini
ve Marx'a kızarken
benden önce yazdı diye Kapital'i...
Bir saksı düştü başıma
yandı bütün ışıklar
işte keşfetmiş olacaktım yer çekimini
oturmamış olsaydı vakti zamanında
bir elma ağacının altına Newton...
Arşimet fırlamasaydı hamamdan
ya da sabuna basıp düşseydi
kafasını kırsaydı mesela
işte burdan ilan ediyorum:
insanlık mecbur bekleyecekti beni
inmek için denize...
Ve Ferhat delmeseydi dağları
ya da dinamit bilinseydi de
olmasaydı dağları delmesinin bir anlamı,
Şirin gudubetin teki olsaydı,
Mecnun'un düşebileceği bir çöl olmasaydı yakınlarında
dağlarda yaşasalardı onlar da,
Şah Cihan'ın Banu'su yüz yaşına kadar yaşasaydı,
hatta dırdırcı mızmız bir kadın olsaydı da
Tac Mahal'in göz yaşartan bir hikayesi de olamasaydı,
işte burdan ilan ediyorum:
tatmak için aşk acısını,
insanoğlu mecbur bekleyecekti beni...
Napolyon Josephine'e mektup yazamasaydı
olmasaydı okur yazarlığı
hatta uzun boylu sırım gibi bir delikanlı olsaydı gençliğinde
Neron kumdakçılık eğiliminden göz altına alınsaydı
ya da sağlam bir itfaiye teşkilatı olsaydı Roma'nın
Olsaydı Fatih zamanında da Haliç'te trafik
Galata içlerinde gecekondular
Sait Faik tanımasaydı balıkçıları,
sağır olsaydı da duyamasaydı
toprağın, kuşun, böceğin
şiiişt, şiiişttt diyen seslerini
Orhan Veli'yi de anlayan, dinleyen birileri çıksaydı
dokunsaydı sevgilisi gözyaşlarına elleriyle
ve söz olmasaydı muhallebicide
sevgiden aşktan yana
Hemingway ölseydi katıldığı bir savaşta
yazamasaydı Silahlara Veda'yı
ve çanların kimin için çaldığı hiç bilinmeseydi
işte burdan ilan ediyorum
2000'in ilk çeyreğinde
asıl ben yazdırırdım adımı
göklere...
yoksulunu zenginini
ve Marx'a kızarken
benden önce yazdı diye Kapital'i...
Bir saksı düştü başıma
yandı bütün ışıklar
işte keşfetmiş olacaktım yer çekimini
oturmamış olsaydı vakti zamanında
bir elma ağacının altına Newton...
Arşimet fırlamasaydı hamamdan
ya da sabuna basıp düşseydi
kafasını kırsaydı mesela
işte burdan ilan ediyorum:
insanlık mecbur bekleyecekti beni
inmek için denize...
Ve Ferhat delmeseydi dağları
ya da dinamit bilinseydi de
olmasaydı dağları delmesinin bir anlamı,
Şirin gudubetin teki olsaydı,
Mecnun'un düşebileceği bir çöl olmasaydı yakınlarında
dağlarda yaşasalardı onlar da,
Şah Cihan'ın Banu'su yüz yaşına kadar yaşasaydı,
hatta dırdırcı mızmız bir kadın olsaydı da
Tac Mahal'in göz yaşartan bir hikayesi de olamasaydı,
işte burdan ilan ediyorum:
tatmak için aşk acısını,
insanoğlu mecbur bekleyecekti beni...
Napolyon Josephine'e mektup yazamasaydı
olmasaydı okur yazarlığı
hatta uzun boylu sırım gibi bir delikanlı olsaydı gençliğinde
Neron kumdakçılık eğiliminden göz altına alınsaydı
ya da sağlam bir itfaiye teşkilatı olsaydı Roma'nın
Olsaydı Fatih zamanında da Haliç'te trafik
Galata içlerinde gecekondular
Sait Faik tanımasaydı balıkçıları,
sağır olsaydı da duyamasaydı
toprağın, kuşun, böceğin
şiiişt, şiiişttt diyen seslerini
Orhan Veli'yi de anlayan, dinleyen birileri çıksaydı
dokunsaydı sevgilisi gözyaşlarına elleriyle
ve söz olmasaydı muhallebicide
sevgiden aşktan yana
Hemingway ölseydi katıldığı bir savaşta
yazamasaydı Silahlara Veda'yı
ve çanların kimin için çaldığı hiç bilinmeseydi
işte burdan ilan ediyorum
2000'in ilk çeyreğinde
asıl ben yazdırırdım adımı
göklere...
26 Ocak 2009 Pazartesi
23 Ocak 2009 Cuma
UMUDU BEKLEYİŞ
Erkenci bir leylek süzülüyor gökyüzünden,
umudun tohumlarını bırakıp
kayboluyor yüksek duvarların arkasında...
Bir an, rengarenk dağ çiçeklerinin kokusu sarıyor çevrelerini,
gelinlik giymiş ağaçların, rüzgârla gönderdiği selamın tebessümü,
kuşların cıvıltısı inadına...
Umut, bir anlığına yalayıp geçiyor gözlerini,
ürperterek tüm bedenlerini.
Bu taştan yığının arasında özledikleri tek şey toprak,
toprağın kokusu, sevgilinin tatlı tebessümü...
Umut ve umutsuzluk harmanlanmış aldıkları her nefeste.
Bekliyorlar...
Kaç mevsim tükettiler burada, bu duvarın önünde,
güneşin karşısında, güneşi özleyerek;
gökyüzünün altında, gökyüzüne imrenerek?
Kaç leyleği selamladılar sessizce,
kaç defa el salladılar, tekrar görüşmek üzere bahara?
Bekliyorlar...
Bekliyorlar, tükenen sabırlarını yeniden üreterek.
Sulayıp içlerine akıttıkları gözyaşları ile umutlarını,
yaşatıyorlar gelecek güzel günlerin düşüyle.
Bekleyenlerden biri bozuyor sessizliği:
-Gelecek mi?
-Belki, diyor bir diğeri.
Demirden bir kapının soğuk sesiyle uyanıyorlar düşten.
Onlardan olmayan ses haykırıyor:
-Güneşle vedalaşın beyler!
Derin bir nefes alıp,
bir kez daha selam duruyorlar,
yirmi adımlık gökyüzüne...
İçerdeki ve dışardaki tüm kader mahkumlarına
sevgi ve umutla...
umudun tohumlarını bırakıp
kayboluyor yüksek duvarların arkasında...
Bir an, rengarenk dağ çiçeklerinin kokusu sarıyor çevrelerini,
gelinlik giymiş ağaçların, rüzgârla gönderdiği selamın tebessümü,
kuşların cıvıltısı inadına...
Umut, bir anlığına yalayıp geçiyor gözlerini,
ürperterek tüm bedenlerini.
Bu taştan yığının arasında özledikleri tek şey toprak,
toprağın kokusu, sevgilinin tatlı tebessümü...
Umut ve umutsuzluk harmanlanmış aldıkları her nefeste.
Bekliyorlar...
Kaç mevsim tükettiler burada, bu duvarın önünde,
güneşin karşısında, güneşi özleyerek;
gökyüzünün altında, gökyüzüne imrenerek?
Kaç leyleği selamladılar sessizce,
kaç defa el salladılar, tekrar görüşmek üzere bahara?
Bekliyorlar...
Bekliyorlar, tükenen sabırlarını yeniden üreterek.
Sulayıp içlerine akıttıkları gözyaşları ile umutlarını,
yaşatıyorlar gelecek güzel günlerin düşüyle.
Bekleyenlerden biri bozuyor sessizliği:
-Gelecek mi?
-Belki, diyor bir diğeri.
Demirden bir kapının soğuk sesiyle uyanıyorlar düşten.
Onlardan olmayan ses haykırıyor:
-Güneşle vedalaşın beyler!
Derin bir nefes alıp,
bir kez daha selam duruyorlar,
yirmi adımlık gökyüzüne...
İçerdeki ve dışardaki tüm kader mahkumlarına
sevgi ve umutla...
17 Ocak 2009 Cumartesi
"BABASIZ KIZLAR BALOSU" üzerine...
Uzun hazırlıklardan geçtik biz
uzak diyarlara uçtuk:
başka çaremiz yoktu
........
niye seveyim seni
babalarının terk ettiği kızlar
kötülüklerinde cömert
aşklarında güvenilmez ve hazindirler
.......
babamız bizi sevmedi
öyle birşey koptu ki içimizden
bütün kötü kadınlar bizden sorulur
kaçmayı biliriz biz en iyi
ey cesur sevgili, sıkıysa bak gözlerime
taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim
çocukluk acıları pazılarımdır benim
......
babamız bizi sevmedi
cümlenizin hakkından geliriz
yaralarımıza şap dökerek büyüttük kendimizi
göçebeyiz; talan eder tüyeriz
.......
Perihan Mağden
***
Geçen hafta bir okuyucum eski yazılarımdan birine(http://zulalerik.blogspot.com/2008/06/isszlarda-babaszla-alayarak_17.html) gönderdiği yorumda, bana Perihan MAĞDEN'in 'Babasız Kızlar Balosu' adlı yazısını okuyup okumadığımı sormuş. Okumamıştım ama büyük bir merakla hemen internetten bulup okudum. Gerçekten okumam gereken bir yazıymış. Teşekkürler adsız okuyucuma. Etkiledi beni. Düşündürdü de...
Gerçekten etkileyicidir babasız kızların bakışları
GÖZLERİNDEDİR YALNIZLIKLARI
ve terk edilmişlikleri
bu yüzden derindir çocukluktan taşıdıkları isyanları...
Yüzleri gülerken onların, gözleri haykırır
asıl biz yalnızız, biz yalnızız...
Ama göçebelik kendi tercihleri değildir,
bulamadıkları için aradıkları aşkı
bir zorunluluktur, kalplerinin seyehatleri...
Ön kapıdan girenlere benim sözüm yok
çünkü bilmem, nedir hissettikleri?...
Babasız kızlar belki talan eder kalpleri
ancak istemezler aslında talan etmeyi
umutla yıkmaktır onların derdi,
hep kanayan isyanlarını...
Ah bir çıksa karşılarına
koruyan, kollayan, şefkatli
özü sözü bir,
en çok da güvenilir iki sağlam kol,
gitmek zorunda kalmasalar onlar da
dinlense kalpleri huzurla...
Babasız kızlar sevgilerinde cömerttir bence
hem de ölümüne, umutsuzca
Tek umutları sevilmekken...
Kaçmayı hiç bilmez onlar
çünkü terk eden değil, terk edilendir çocuklukları.
Aşkları hazindir kesin:
çünkü beklentileri erkekten, azdır kendileri için
erkekler için ise pek zahmetli ve zordur karşılamak bu beklentileri, o da kesin!
Babasız kızlar sevdiler mi bir kere
vazgeçmezler sonuna kadar,
bir umuttur çünkü onlar için aşk
sevdikleri gibi sevilecekleri gün.
Dünyaya kükrerler ama
kalplerindeki kediyi susturarak,
en çok da bir kedidir olmak istedikleri
kahpe feleğin şu işine bak.
Sevdiklerinin kolları arasında
güvenli, huzurlu, mır mır
bir mutluluk...
Ve son olarak
iki yosunlu kayadır onların gözleri
coşkun akmak isteyen bir ırmağın bağrında
hep ıslak, hep dumanlı...
uzak diyarlara uçtuk:
başka çaremiz yoktu
........
niye seveyim seni
babalarının terk ettiği kızlar
kötülüklerinde cömert
aşklarında güvenilmez ve hazindirler
.......
babamız bizi sevmedi
öyle birşey koptu ki içimizden
bütün kötü kadınlar bizden sorulur
kaçmayı biliriz biz en iyi
ey cesur sevgili, sıkıysa bak gözlerime
taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim
çocukluk acıları pazılarımdır benim
......
babamız bizi sevmedi
cümlenizin hakkından geliriz
yaralarımıza şap dökerek büyüttük kendimizi
göçebeyiz; talan eder tüyeriz
.......
Perihan Mağden
***
Geçen hafta bir okuyucum eski yazılarımdan birine(http://zulalerik.blogspot.com/2008/06/isszlarda-babaszla-alayarak_17.html) gönderdiği yorumda, bana Perihan MAĞDEN'in 'Babasız Kızlar Balosu' adlı yazısını okuyup okumadığımı sormuş. Okumamıştım ama büyük bir merakla hemen internetten bulup okudum. Gerçekten okumam gereken bir yazıymış. Teşekkürler adsız okuyucuma. Etkiledi beni. Düşündürdü de...
Gerçekten etkileyicidir babasız kızların bakışları
GÖZLERİNDEDİR YALNIZLIKLARI
ve terk edilmişlikleri
bu yüzden derindir çocukluktan taşıdıkları isyanları...
Yüzleri gülerken onların, gözleri haykırır
asıl biz yalnızız, biz yalnızız...
Ama göçebelik kendi tercihleri değildir,
bulamadıkları için aradıkları aşkı
bir zorunluluktur, kalplerinin seyehatleri...
Ön kapıdan girenlere benim sözüm yok
çünkü bilmem, nedir hissettikleri?...
Babasız kızlar belki talan eder kalpleri
ancak istemezler aslında talan etmeyi
umutla yıkmaktır onların derdi,
hep kanayan isyanlarını...
Ah bir çıksa karşılarına
koruyan, kollayan, şefkatli
özü sözü bir,
en çok da güvenilir iki sağlam kol,
gitmek zorunda kalmasalar onlar da
dinlense kalpleri huzurla...
Babasız kızlar sevgilerinde cömerttir bence
hem de ölümüne, umutsuzca
Tek umutları sevilmekken...
Kaçmayı hiç bilmez onlar
çünkü terk eden değil, terk edilendir çocuklukları.
Aşkları hazindir kesin:
çünkü beklentileri erkekten, azdır kendileri için
erkekler için ise pek zahmetli ve zordur karşılamak bu beklentileri, o da kesin!
Babasız kızlar sevdiler mi bir kere
vazgeçmezler sonuna kadar,
bir umuttur çünkü onlar için aşk
sevdikleri gibi sevilecekleri gün.
Dünyaya kükrerler ama
kalplerindeki kediyi susturarak,
en çok da bir kedidir olmak istedikleri
kahpe feleğin şu işine bak.
Sevdiklerinin kolları arasında
güvenli, huzurlu, mır mır
bir mutluluk...
Ve son olarak
iki yosunlu kayadır onların gözleri
coşkun akmak isteyen bir ırmağın bağrında
hep ıslak, hep dumanlı...
12 Ocak 2009 Pazartesi
YA DİPTEYİM YA GÖKTE
E be 2009! oldu mu şimdi? Ya dipteyim ya gökte...
Yeni yazı yazamaz oldum a dostlar, mahçubum önce kendime sonra size.
Atalarımız bile demiş "Büyük lokma ye, büyük söz söyleme." diye.
Lakin ben söyledim işte!
Ne zaman?
Elbet son yazımda.
İşte bu yüzden mahçubum.
İstedim ki o yazının üzerine, şöyle gürül gürül,
coşkun akan ırmak misali olsun yeni yazım...
Olmadı, olamadı...
2008'in yanında uğurladığım keder ve ıstırap tanrısı Penathos,
meğer bana şaka yapmış, hiç bir yere gittiği yokmuş.
Anlaşılan o ki: 2009'da da hep beraberiz. Ya da...
Ya da insan kırkından önce ne ise sonra da o olurmuş ya,
her ne kadar 40 olmadıysam da benim de değişeceğim yok anlaşılan.
Kendimi hüzünlü yalnızlığımla kabul edip önüme bakmak en iyisi,
diyorum yol yakınken.
Örneğin Cumartesi gününü ele alalım.
Ancak önce size, bir süredir kendi kendime uyguladığım bir farkındalık egzersizi var,
onu açıklayayım:
Son zamanlarda önüme hedef olarak koyduğum felsefe şu:
kırmızı şarabın kardaki işveli imzasını görüşümden yani...
Yani a dostlar, lafın özü:
Hoşgeldin 2009...
Hoşgeldin Penathos!
Yeni yazı yazamaz oldum a dostlar, mahçubum önce kendime sonra size.
Atalarımız bile demiş "Büyük lokma ye, büyük söz söyleme." diye.
Lakin ben söyledim işte!
Ne zaman?
Elbet son yazımda.
İşte bu yüzden mahçubum.
İstedim ki o yazının üzerine, şöyle gürül gürül,
coşkun akan ırmak misali olsun yeni yazım...
Olmadı, olamadı...
2008'in yanında uğurladığım keder ve ıstırap tanrısı Penathos,
meğer bana şaka yapmış, hiç bir yere gittiği yokmuş.
Anlaşılan o ki: 2009'da da hep beraberiz. Ya da...
Ya da insan kırkından önce ne ise sonra da o olurmuş ya,
her ne kadar 40 olmadıysam da benim de değişeceğim yok anlaşılan.
Kendimi hüzünlü yalnızlığımla kabul edip önüme bakmak en iyisi,
diyorum yol yakınken.
Örneğin Cumartesi gününü ele alalım.
Ancak önce size, bir süredir kendi kendime uyguladığım bir farkındalık egzersizi var,
onu açıklayayım:
Son zamanlarda önüme hedef olarak koyduğum felsefe şu:
Keşkeleri geride bırak
Yarını dert edip, zehir etmeden bugünü
Şimdiyi yaşa gülümseyerek.
Amacım: ben farkına varamadan hayatımın akıp gitmesini engellemek.
Bunun için her gece yaşadığım güne 10 üzerinden bir not veriyorum.
Ve bu notu ajandamın baş köşesine yazıyorum.
İnsan şöyle bir sayfaları çevirince farkına varıyor:
Gidişat iyi mi kötü mü? Eğer kötüyse önlem almak, yanlışa dur demek kolay oluyor.
Pek değerli egomuz kendini koruma dürtüsü ile bunu hemen yapıyor.
Ben derecelendirme ölçeğimin bir ucuna hüznümü ve mutsuzluğumu,
diğer ucuna coşkumu ve mutluluğumu koydum.
Siz yaşamla ilgili kendinize çeşitli hedefler koyup, bir ucuna olumlu sonuçları,
diğer ucuna olumsuz sonuçları koyabilirsiniz.
Ancak kendi kendime icat ettiğim bu yöntemin
ben de suyu çıktı, sizin de tahmin edeceğiniz gibi...
Çünkü benimki gibi bir karakterin, bir gününü aynı puan üzerinden
değerlendirmesi imkansız gibi bir şey.
Bir anım bir diğerini tutmuyor ki, nasıl puanlama yapayım?
Bir yerdeyim, bir gökte;
bir bakmışsın dünyayı yaratan benim, 10 üzerinden 10 yani;
bir bakmışsın koca dünyanın yükü sırtımda,
ezilmişim, sürünüyorum,10 üzerinden 1 yani...
Geçen gün dipteki halimi gören bir arkadaş, burcumu söyleyince bana pek acıdı.
Dedi ki çevredekilere "Ay yazık, bir yengeç olarak yaşamak ne zordur, siz bilemezsiniz."
İşte nihayet ben de bu gerçeği kabul ediyorum, kendimi rahat bırakarak.
Çünkü suç ben de değil, burcumda...
Oh be! Nihayet kurtuldum kendime ettiğimi düşündüğüm işkencenin vijdani yükünden.
Suçlu ben değilim, malum burcum.
Gelelim Cumartesi örneğine...
Cumartesi günümü dörde ayırıyorum, bir puanlama yapabilmek için.
Çünkü dört puanın ortalaması mümkün değil yansıtamaz o günkü duygularımı.
Sabah saatlerinde yaşadığım duygu 10 üzerinden 8' i hak ediyor.
Sonra olan oluyor, kızgınlığım kendime... bir anda pat: 10 üzerinden 3!
Benim ego imdada yetişiyor, can havliyle
denize düşen yılana sarılır misali,
biraz takviye alıyorum kalbimden, coşkudan yana.
İşe yarıyor:
Yaşasın hayat, boş ver be Zülal! düşünme yarını, kalbini dinle tek:
10 üzerinden 9 ancak ifade eder bu duyguyu...
Uzun lafa gerek yok, 10 üzerinden 1 bile çaresiz kalır,
anlatamaz bir sonraki duygumu!
Bu yüzden hep söylüyorum, benim bana yaptığımı hiç bir insan evladı yapamaz, kesin...
İşte böyle dostlar...
Coşku benim neyime?
Hemen ardından koşar adım geliyor hüzün,
1 puanı sırtlanıp...
Şimdi Selami Hocam diyecek ki
"Bırak diyorum sana, matematiği..
Topla, çıkar yeter!"
Olmuyor be hocam!
Değil dört işlem,
iki bilinmeyenli denklemler bile zor çözer bu Zülal'in bilmecesini.
Bir yerdeyim, bir gökte!
Bir bakmışsın dünyayı yaratan benim,
bir bakmışsın altında ezilen yine ben...
İnanmıyor musunuz?
İşte,
Cumartesi fırtınasının üzerine,
beyaza bürünmüş dağlarda,
Pazar günü, Ekrem'in objektifine takılmış
iki Zülal görüntüsü
sağ üst köşede...
Cumartesi günü 10 üzerinden 1' de bıraktığım duygularımı
Pazar günü zar zor toparlıyorum orta yollu bir puana...
O da, çamların beyazla arsız aşkına şahit oluşumdan.
Tertemiz karların üzerinde ayak sesimi duyuşumdan kırtt kırtt...
İki yudum kanyağın alevinde temizleyişimden kirlenmiş yaralı kalbimi
hemen altımızdaki buzlu suyun yansımasında...
Ve kadeh kaldırışımdan Zülal'e,
ikizi hüzne 'merhaba' deyişimden ilk,kırmızı şarabın kardaki işveli imzasını görüşümden yani...
Yani a dostlar, lafın özü:
Hoşgeldin 2009...
Hoşgeldin Penathos!
01 Ocak 2009 Perşembe
E Be! 2008, Sana Uğurlar Olsun...
Akılla bir söyleşim oldu dün gece:
Dedim: Ey akıl, ey her bilginin anası!
Soracaklarım var, cevap verir misin?
Zordayım, bir yol gösterir misin?
Dedim: Şu yaşamdan bıktım, ne yapsam?
Dedi: Biraz daha yan. dayan!
Dedim: Anlat bana, nedir şu yaşamak?
Dedi: Bir düş, bir görüntü ve kaybolmak.
Dedim: Ağaya, beye hizmet etmek nedir?
Dedi: Az zevke karşılık çok dert çekmektir.
Dedim: Şu zalimler yok mu, kim bunlar?
Dedi: Kurt, köpek, çakal makal da var.
Dedim: Biraz daha anlat, bunlar neyin nesi?
Dedi: Üç beş sevgisiz, üç beş kötü niyetli.
Dedim: Bu deli gönül ne zaman akıllanacak?
Dedi: Daha var, biraz kulağı burkulacak.
Dedim: Beğendin mi Hayyam'ın sözlerini?
Dedi: Güzel laf etmiş, sayıp dökmüş derdini.
Ömer HAYYAM
E be 2008!
Onca kötülük, ızdırap, acı derken
yaptın yapacağını giderayak.
Meğer en sonundaymış
Pandora'yı bile şaşırtacak
kutusunun dibine sakladığın umut.
Ne büyük bir coşku bana sunduğun bir bilsen
tanrıları kıskandıracak...
Yaşa be 2008!
İris'i gösterdin bana giderayak
elinde tanrılardan müjdeli haber,
Atlas mıyım ki ben, gök kubbeyi omzunda taşıyacak?
Mesaj açık:
2009 beklenecek, cezam bitecek...
Bir duble rakı nihayetinde yaşama kaldırılacak,
bir de hüzünlü haykırışı sonbaharın,
üzerine gözyaşı, umut, isyan
tuzu biberi yani ömrüme tad verecek...
Be heeey! dostlar, dert etmeyin beni,
bu nasıl cezaymış tanrıların kestiği(!)
kurtuluyorum sonunda koca dünyayı
sırtımda taşımaktan ağlayarak.
İris verdi müjdeyi, mesaj açık:
2009 beklenecek, cezam bitecek...
Be heey! dostlar, dert etmeyin beni
gözünüz gözümde, kalbiniz kalbimde
varlığınız asıl,
sırtımdaki yükü hafifleten
ve ısıtan üşümüş ruhumu...
Sanki bir ömür benimleydiniz,
nerelerde saklandınız bilmem?
Kim ne derse desin, canlar
siz şunu bilin yeter:
Olmasaydı yalnız geceler,
olur muydu kavuşmanın yürek hoplatan dansı?
Ve sevinin benim için
kalp kalbe karşıdır, gerçek.
İris verdi müjdeyi, mesaj açık:
2009 beklenecek, cezam bitecek...
Be heeey! can dostlar
hadi hep beraber
10, 9, 8
birlikte kaldıralım kadehleri
gülsün gözlerimiz, ısınsın yüreğimiz
Onca kötülük, ızdırap, acı derken
yaptın yapacağını giderayak.
Meğer en sonundaymış
Pandora'yı bile şaşırtacak
kutusunun dibine sakladığın umut.
Ne büyük bir coşku bana sunduğun bir bilsen
tanrıları kıskandıracak...
Yaşa be 2008!
İris'i gösterdin bana giderayak
elinde tanrılardan müjdeli haber,
Atlas mıyım ki ben, gök kubbeyi omzunda taşıyacak?
Mesaj açık:
2009 beklenecek, cezam bitecek...
Bir duble rakı nihayetinde yaşama kaldırılacak,
bir de hüzünlü haykırışı sonbaharın,
üzerine gözyaşı, umut, isyan
tuzu biberi yani ömrüme tad verecek...
Be heeey! dostlar, dert etmeyin beni,
bu nasıl cezaymış tanrıların kestiği(!)
kurtuluyorum sonunda koca dünyayı
sırtımda taşımaktan ağlayarak.
İris verdi müjdeyi, mesaj açık:
2009 beklenecek, cezam bitecek...
Be heey! dostlar, dert etmeyin beni
gözünüz gözümde, kalbiniz kalbimde
varlığınız asıl,
sırtımdaki yükü hafifleten
ve ısıtan üşümüş ruhumu...
Sanki bir ömür benimleydiniz,
nerelerde saklandınız bilmem?
Kim ne derse desin, canlar
siz şunu bilin yeter:
Olmasaydı yalnız geceler,
olur muydu kavuşmanın yürek hoplatan dansı?
Ve sevinin benim için
kalp kalbe karşıdır, gerçek.
İris verdi müjdeyi, mesaj açık:
2009 beklenecek, cezam bitecek...
Be heeey! can dostlar
hadi hep beraber
10, 9, 8
birlikte kaldıralım kadehleri
gülsün gözlerimiz, ısınsın yüreğimiz
7, 6, 5
en kötü günümüz böyle olsun
dostluğumuzun sıcaklığı ebedi olsun
4, 3, 2
sağlık tanrıçasının koruyucu şifalı elleri omzumuzdan;
Eros'un kalpli oku, acıtsa da yüreğimizden hiç eksik olmasın...
Ve 1 ve 0
E be, 2008!
Keder ve ıstırap tanrısı Penathos ile
sana uğurlar olsun.
Mesaj açık:
2009 geldi, cezam bitti!
Sevgiye, aşka, coşkuya müjdem olsun...
en kötü günümüz böyle olsun
dostluğumuzun sıcaklığı ebedi olsun
4, 3, 2
sağlık tanrıçasının koruyucu şifalı elleri omzumuzdan;
Eros'un kalpli oku, acıtsa da yüreğimizden hiç eksik olmasın...
Ve 1 ve 0
E be, 2008!
Keder ve ıstırap tanrısı Penathos ile
sana uğurlar olsun.
Mesaj açık:
2009 geldi, cezam bitti!
Sevgiye, aşka, coşkuya müjdem olsun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
