Hep daha fazlasına sahip olmayı isteriz, yaşamda...
Mücadeleden yorgun düşünce de isyan ederiz; kadere, adaletsizliklere...
Ama şu da bir gerçektir ki:
kolay elde edilen hiç bir şey tatmin etmez bizi...
Buruşturup atarız bir köşeye, hiç düşünmeden.
Çünkü yeni isteklerimiz vardır, sonu hiç gelmeyecek olan.
Taa çocukluktan başlar isteme oyunumuz.
Zaten Dünya da bizim etrafımızda dönmektedir ya fırıl fırıl.
O nedenle arsızca isteriz, sınır gözetmeksizin gördüğümüz her şeyi...
"Koşmak istiyorum, atlamak istiyorum, annemi babamı istiyorum,
en çok beni sevmelerini istiyorum,
bana aldıklarınız yetmez arkadaşlarımdakilerden de istiyorum,
televizyondakinden de istiyorum..
istiyorum işte, bana ne, bana ne, istiyorum...
Ağlarım bak, küserim, yemek de yemem... "
Ve bu arsız isteklere boyun eğerse anne baba
ve hatta çocuk daha istemeden sererse dünyayı önüne,
işte size, gelecekte elde edeceği hiç bir şeyden mutlu olmayacak
zaten elde etmek için de mücadele etmeyecek mutsuz bir asalağın portresi...
Arkası güçlüyse bu çocuğun, şansı da yaver giderse;
hayat boyu, mücadele etmeden her istediğini elde eden
ama hiç doymayan ve doymayacak olan;
yüzeysel mutlulukların ötesinde gerçek mutluluğa aç
bir yetişkin göreceğiz karşımızda...
Aslında çevreme bakıyorum da
ne çok insan var: halâ dünyayı kendi çevresinde dönüyor zanneden,
halâ arsızca isteyen;
parmağını kımıldatmadan "armut piş, ağzıma düş" diyen...
Mutlu da değiller bu yüzden;
çünkü dostum, mücadele etmeden elde edilen hiç bir şey tatmin etmez insanoğlunu...
Bak şöyle bir çevrene, ilişkiler ayağa düşmüş...
Aşkın ömrü göz temasından yatağa giden yol kadar kısalmış...
Bu yüzden her gün yeni bir aşk hikayesi dinliyoruz, aynı ağızlardan.
Aşk imkansızda gizlidir dostum,
ışık hızında yatağa gidilen bi ilişkinin adı da aşk olmaz...
Özel falan da değildir, kabul et!
ancak cinsel açlıktır bunun adı...
Eskiden erkeklerden duymaya alıştığımız:
"en güçlü erkek benim, istediğim kadını yatağa atarım,
istiyorum işte istiyorum, hepsi benim olsun, hepsini elde edeyim,
bana ne, bana ne, erkeğim ben..." gizli haykırışı
şimdilerde bir çok kadının ağzında:
"en çok erkeği ben elde edeceğim, en çok ben sevileceğim,
başka da bi marifetim yok, kendimi erkekler dünyasında var etmemin yolu yatak,
ben de istiyorum işte, bana ne , bana ne, benim de haklarım var, özgürüm ben..."
Tatmin de etmiyor zaten bu ilişkiler tarafları,
adına aşk denilemeyecek bu günü birlik cinsel ilişkiler,
karşılıklı beklentisizliklerin marifet gibi ilan edildiği;
yaşam felsefesi, üç günlük dünya, gününü gün etme .....
yani fasa fiso bir laf salatası yenilerek
yeni bir yatak arayışına yelken açılıp noktalanıyor...
Bana köylü(!) diyorlar dostum,
çağın gerisinde kalmışım, fazla gelenekselmiş aşka, sevgiye dair düşündüklerim..
Valla dostum, ben mi geride kaldım onlar mı çok ilerledi anlamadım.
Bildiğim bir şey varsa kendimi hiç bugüne ait hissetmediğim...
Yaşlandım galiba ben dostum, çünkü son zamanlarda
"yaa bizim zamanımızda aşk, sevgi..." diye başlayan
konuşmaları, şaşkın şaşkın çok yapar oldum.
Sevgi gibi, aşk gibi parayı da kolay kazanıyor bir çoğu, dostum.
O nedenle bir çırpıda da harcıyor... Ama tatmin olmuyor işte.
Değil 7 yıldız, 10 yıldızlı tatil köylerine akıtsa parasını,
maskeli yüzlerinin ardındaki gözleri hiç gülmüyor...
Şimdi diyeceksin ki "zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış"...
De, be dostum!... Bizim gibilere de bu adaletsiz dünyada
ahkam kesip konuşmak düşmüş, ne yapalım...
Ama dostum sen yine de dinle beni:
aşk, ellerden önce gözlerde başlar;
tenden önce kalplerde yeşerir, sevginin tohumu;
ve hiç bir havyar, alınteri ile kazanılan bir somun ekmek kadar doyurmaz insanın karnını...
07 Temmuz 2009 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder