***
Aklım erdi ereli yazarım aslında... İlkokul yıllarında saati saatine verilen bir günlük listesi idi yazdıklarım. İlk ergenlik yıllarımda ise oldukça arebesk bir aşk günlüğü olmaya başladı yazılarım. Sonrasında sadece kendimi kötü hissettiğimde bir boşalma yolu oldu şiirlerim, ağıtlarım... Hep yalnızlık, çaresizlik, isyan, tam ifade edilemeyen bir eksiklik duygusu... Sevgili ablamın tabiri ile: ben hep bunalım oldum yani. Aslında yazmak, kendimi kendime ifade etmek, tek terapi aracı oldu herzaman benim için.
İlk gençlik yıllarımda ise aldığım bir aşk mektubu ve o kişinin edebi yeteneği yazma tutkumu bambaşka bir boyuta taşıdı. Ona yazdığım mektuplarda ilk defa edebi bir kaygı ile tanıştım. Farklı imgeler, süslü püslü sözler kullanmaya çalıştığımı hatırlıyorum.
Sonra öykü ile tanıştım. Uzun bir süre kendimi kendime ifade etmemin yeni aracı, öykülerim oldu. Ta ki 30 yaşımın arifesinde Yunus Nadi gençlik öykü ödülleri yarışmasına katılana kadar. Sonuçlar varlık dergisinde açıklandı. Birinci olamadım. Dosyamın sadece ilk sekizde değerlendirildiği yazıyordu, kısacık bir paragrafın içinde... İlk sekiz!? Keşke kaç dosyanın yarışmaya katıldığını da açıklasalardı. Sekiz mi? On mu? Otuz mu? Yüz mü? Kaç dosya?Yaşadığım hayalkırıklığı ve fare dağ hesabı, öykü dünyasına küsüşüm bambaşka bir yazının konusu. Ancak şunu söyleyebilirim ki birinci olmak değildi sorun. Sorun değerlendirilmeyi istemekti. Hep kendinize yazmışsınız ve ilk defa "tamam, yazıp duruyorum ama yazdıklarımın bir değeri var mı, uzman gözünde?" kaygısına düşmüşsünüz. Ve değerlendirme olarak size verilen dönüt, dosyanızın ilk sekizde değerlendirmeye alındığı. O kadar! Hala merak ederim "kaç dosya gönderilmişti, o yarışmaya?" diye...
Sonra yine kendime yazmaya başladım: biraz öyküsel, biraz şiirsel daha çok deneme tarzında yazılarımı... Sonra bir tesadüf eseri blog dünyasının içinde buldum kendimi... Önceleri blog yazarlığı bir nevi köşe yazarlığıydı benim için... Sonra yavaş yavaş kendi yaşantımdan, gözlemlerimden hareketle yaşadığım duygu patlamalarının, daha şiirsel bir dille aktarımına ve bir kez daha benim için kendimi ifade etme ve rahatlama aracı olmaya başladı.
Ancak geçmişte kendim için kendime yazarken bu sefer işler değişti... Yine kendim için yazıyorum ama bu kez yayınlıyorum. Bazen yazdıklarım bana zarar veriyor ama yazmak ve bunu paylaşmak öyle bir tutku, öyle bir hastalık haline geldi ki kendimi engelleyemiyorum. Yaşadığım öyle anlar oluyor ki, onun bendeki karşılığı beni nefessiz bırakıyor. Nasıl anlatmalı bu duygu patlamalarını? Yazmadan (ve son zamanlarda yazdığımı yayınlamadan) yaşantıma devam edemeyişimi?...
Lafın özü bu blog yazarlığı ilginç olmaya başladı benim için...
Başlarda yazıyordum sonuçlarını hiç düşünmeden, nedenini niçinini açıklama gereği duymadan. Yakın çevrem bilmiyordu bloğumu... Şimdi duyulmaya ve takip edilmeye başlandı, beni tanıyan insanlarca...
Ve giderek durum farklılaşıyor. Yazdıklarım bana dolaylı olarak zarar veriyor. İnsanların yazılanın arkasındaki edebi yaklaşımla, sosyolojik açılımlarla, psikolojik yansıma ile ilgilenmeyip yazarın hayatı ile ilgili magazinel faso fiso ile ilgilenmeleri şaşırtıyor bazen insanı...
Önce şu yazarlık konusuna açıklık getireyim. 'Yazar' adını kullanmamın nedeni başka bir sözcük bulamamamdan kaynaklanıyor. Yazar yani yazan kişi. Okur yani okuyan kişi. Benim yazılarımı okuyorsanız ister istemez benim yazılarımın okuru oluyorsunuz. Yazılarımla ilgili bazı yorumlarımda ya da yazıların doğrudan içeriğinde 'okur, okuyucu, yazar' gibi sözcükleri kullanmam kimilerince bıyık altı bir yaklaşıma neden oluyor. Buradan Can Yücel'i de sevgi ile anarak 'okur'a OKUR, 'yazar'a da YAZAR denmez de ne denir? diye sormak istiyorum...
Ve yazdıklarım, yazılarımın kaynağı.... nedeni, niçini, nasılı...
Nasıl anlatmalı ki yazma tutkusunu?
Yaşanan anların, çevremdeki bir çok insandan farklı olduğunu gözlemlediğim algı dünyamdaki duygusal patlamalarını...
Ya da anlatmalı mı?
Ustalar anlatmış mı, hangi aşk şiirini kime, neye ya da neden yazdıklarını?
Neden isyan ettiklerini, kendilerini neden yalnız hissettiklerini...
Özlemini duydukları aşkı, sevgiyi, yaşamı hangi dizede fısıldadıklarını;
hangi paragrafta bambaşka imgelerle resmettiklerini;
hangi roman kahramanının ışıltılı gülüşünde verdiklerini?...
Eskiden internet falan yoktu. Dolayısıyla kimse yazdıklarını yazar yazmaz paylaşma şansına da sahip değildi. Gerçi şimdi de birçok yazar ve çizer ürettiklerini kitaplar aracılığı ile paylaşıyorlar okuyucuları ile. Belki de olması gereken bu... Yazdığınızı yazdığınız anda paylaşmanız, meraklı bir kitlenin merceğini, sizin yaşamınıza çevirmesine, en kötüsü yaşamınızla ilgili ahkam kesme hakkını kendisinde görmesine neden oluyor. Bir aşk şiiri yazdıysanız aşık olduğunuza karar veriliyor ve size sadece kime sorusu yöneltiliyor. Oysa bu kadar basit olsaydı aşık olmak ve aşkı yaşamak, edebiyat dünyasında şiir diye bir tür de olmazdı herhalde.
İsyanı yazdığınızda hayretle karşılanıyorsunuz sahip olduklarınızdan dolayı... Nasıl anlatmalı avcunu bana uzatan küçük bir çingene kızın gözlerinde gördüğüm arsız yaşam tutkusunu... Bu anın beni nasıl bir isyan kuyusuna ittiğini...
Aşkı yazdığınızda "Yine kime aşık oldun?" diye soran gözlerle karşılaşıyorsunuz... Nasıl anlatmalı öncesiz sonrasız bir göz temasının bende yarattığı aşk destanını...
Yalnızlık ya da umutsuzluk olduğunda yazınızın konusu, yaşamdan tüm umudunuzu kestiğinizi zannettiği(!) ve acıdığı için sizinle arkadaş olmaya çalıştığını iddia eden bazı okurların, ilginç teklifleri dolduruyor mail kutunuzu.... Ya da nankörlükle suçlandığınız dost sitemleri sizi çaresiz bırakıyor... Nasıl anlatmalı, mahalle bakkalının söylediği basit bir cümlenin bile beni nasıl etkilediğini... toplum denilen canavarın insanı nasıl yalnızlaştırdığını bana iliklerimde hissettirdiğini...
Nasıl anlatmalı yazma tutkusunun ne ağır, ne hırpalayıcı bir tutku olduğunu?
Nasıl anlatmalı yazmanın insana verdiği YAŞAMA hazzını?
Nasıl anlatmalı?
Ya da en önemlisi nedenini niçinini anlatmalı mı?
Bir anın soluk alışı ile başlayan, önce kalbimi sonra tüm benliğimi esir alan duygular fırtınasını, bir kurgu rüzgarında sözcüklere dönüştürüp yaşama üfleyerek, fırtına sonrası dinginliği yaşamak varken sadece...

4 yorum:
"Lafın özü bu blog yazarlığı ilginç olmaya başladı benim için..."
Dilerim ilginç olmaya çok uzun süreler devam eder de,bizde bu hoşluktan olabildiğince payımıza düşeni alırız,"okur"olmaktanda hiç gocunmayızda,böylesi "yazar" olamadığıma gıpta etmekle kalırız.
Bende kızım öldüğünde acımı isyanımı şiir yada küçük günlükler tutarak dindirmeye çalışırdım.Yazdıklarınıza tamamen katılıyorum,
iyidir iyi.. herkes yazardir.....
yazarlik kimsenin babasinin mali degildir..eli kalem tutan herkes yazardir.
ayrica insanlara bakma sen ,tembellikleri yüzünden dev popolarini kaldirip da ne blog acarlar,ne iki cift laf ederler..maalesef ruhlar kurumus..ancak bol bol dedikodu ederler..herkes degil tabii....
iyidir iyi,yazmak iyidir,ruhun zehirini alir..ARINDIRIR..
Ayrica sizi takip eden çok insan var, illaki yorum yazmak sart degil.......
saygilar,selamlar..
duygularını yazılarıyla bu kadar güzel ifade edebilen bir insan olsa olsa yazardır,ressam olmadığı aşikar :)
Yorum Gönder