28 Aralık 2008 Pazar

KÜPELERİM ÇOK GÜZEL, DEĞERİ 2 YTL...

Trekking grubumla birlikte SHÇEK'ten bir grup çocukla buluştuk, beraber yemek yedik. İşte bu yemekten bende kalan izler:
Ünzile insan dölü
On kardeş beşi ölü
.....
Ünzile insan dölü
bilinmezlere gebe
sırların nimetini
yükleyipte beline



Adı Ünzile, insan dölü
gözleri ışıl ışıl,
güzelliği seviyor,
süsü püsü...
Figen ablasının kucağında
en baba tatlıya "Hayır" diyor,
"Teşekkür ederim, yemiyeceğim.
Sonra kilo alıyorum.."

Adı Ünzile, insan dölü,
bacak kadar boyu,

yalnız yüreği güzelliğe hayran...

Talip bir diğerinin adı,
adını söylerken uyarıyor,
'b' değil 'p' sonu.
"Cin gibi maşallah,
Allah anasına babasına bağışlasın"
diyesi geliyor insanın...
Sahi annesi babası nerede?

Yüzleri gülüyor, yüzlerimiz gülüyor.
İçimiz rahat(!) toplumsal sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz.

Kenan'ı bir yaş geç göndermişler okula...
Kim? Neden? bilinmez...
Kenan gururla söylüyor:
Özel günlerde ailesinin yanına gittiğini...
Dört kardeşin en küçüğü.
Bacak kadar boyu ile
sığamamış altı kişik ailesinin yanına
yedinci olarak...
Hikayesi uzun ama
en çok dördüncü sınıf olmak istediğini anlatıyor
abla diyen içli sesi ile...

Adı Büşra insan dölü...
"Tanıştığımıza memnun oldum." diyor önce
sonra ekliyor "Küpelerin çok güzel, ne kadara aldın?"
Çıkarsam, versem...
Annesi nerede Büşra'nın?
Olur mu kulaktan çıkarıp vermek?
Ben olsam kızmaz mıyım kızıma?
Küpelerim çok güzel,
değeri 2 YTL.
Nerede Büşra'nın annesi?
Yanında olsa kızmaz mı küpemi vermeme...

Adı Kenan, Talip, Büşra, Ünzile...
Farkeder mi?
İnsan dölü her biri...
Gözleri ışıl ışıl
çoğu konuşkan, yırtık
öğrenmişler yaşamayı
gerektiğinde tırmalayarak...



Biz mi?
Selami, Yıldız, Ekrem....
Dışardaki yüzlerce abla ve abiden bir kaçı...
Kibar olmaları gerektiği öğretilen iyi niyetli insanlar.
Arkası gelmeyen sorular...
Bir daha göremeyeceklerini bildikleri bizlere
kendilerini beğendirme yarışına girmiş bir avuç çocuk...
"Abla abla baksana....
Abi biliyor musun ben..."

Ayrılırken "Hoşçakalın" diyorum,
"Sizinle tanıştığımıza sevindim.
Umarım tekrar görüşürüz..."
benden önceki yüzlerce abla ve abinin dediklerini unutarak...
Gülümsüyorlar hüzünle
"Güle güle" derken bilerek görüşmeyeceğimizi.

Şimdi kalkıp kuaföre gideceğim
saçıma en havalısından fön.
Şıkır şıkır giyinip
fix menü yemek...
Vijdanımla başbaşa
vur patlasın, çal oynasın
kulağımda Büşra'dan hatıra küpeler,
fiyatı 2 YTL...

23 Aralık 2008 Salı

Hadi Hepimize Rastgele!

Dostlardan eleştiri aldım bugün.
Dediler ki çok karamsar yazıyorsun.
Sana yakışmıyor.
Hatta bir tanesi bana mazoşist bile dedi.
(Hakkaten benim bana yaptığımı kimse yapmadı hayatta... Neyse derdim kendimle?!)
Ciddiye aldım onları...
Zaten bir önceki yazımda da bu karamsarlığın tespitini yapan ben değil miyim?
Hakikaten ayıp oluyor, bu kadar negatif bakış açısı.

Düşünün daha bir hafta olmadı "Önce İletişim" konulu bir seminerde pozitif bakış açısı üzerine ahkam keseli... Gerçi mum kendi dibini aydınlatmaz, kelin ilacı olsa başına sürer, doktorun(doktor muydu bu sözün aslı?) söylediğini yap, yaptığını yapma gibi sözler ile bu çelişkiye atalarımız yüzyıllar öncesinden dikkat çekmişler ama...

Ama biz bir kere sorunu tespit ettik ve ben etkili problem çözme konusunda da ahkam kesen birisi olduğum için bu sorunu çözmek artık bana farz oldu...

Aslında önce bardağımızın boş ve dolu tarafını iyice tespit etmek, sonra dolu tarafın hakkını vererek boş tarafı doldurmaya bakmak lazım ama bunu 2008'e hoşçakal derken yapalım. Şimdi önce nasıl çözülür şu problemler onu bir inceleyelim. Ayrıntıları sonraki yazılarda değerlendiririz hep birlikte. Hadi alın siz de elinize kalemi, birlikte değerlendirelim şu mutsuzluklarımızın hikmetini.

"Hayatta oturarak başarıya ulaşan tek canlı tavuktur!"

1. Nedir sizi en fazla rahatsız eden şey? Ama dikkat edin: yaşadığımız sorunlar birbirini tetikler. Yani işe her gün mutsuz gidiyorsunuz, diyelim. Gerçek problem ne? İşinizi mi sevmiyorsunuz? Maddi ya da manevi doyum elde edemiyor musunuz? Yoksa yaptığınız iş size; ilgi ve yeteneklerinize tamamen ters mi? İş yerindeki arkadaşlarınızla sorun mu yaşıyorsunuz?İletişim kuramıyor musunuz? Özgüven sorunu mu yaşıyorsunuz? Bu ilk adımda işe mutsuz gitmenizin nedenini iyi tespit etmeniz çok önemli. Belki de evdeki mutsuzluğunuz işe yansıyordur. Ya da işteki mutsuzluğunuz eve... Ya da eşinizle yaptığınız kavgalar çocuklarınıza... Yaşamınızın tamamını etkileyen gerçek sorununuz ne?

Geleceğin en önemli engeli kararsızlıktır. Kararsızlık bugünümüzü karartır, geleceğimize ambargo koyar. Adım atman gerekiyorsa, at.

2. Şimdi tespit ettiğiniz bu sorunu nasıl çözebileceğinizi düşünün. En uç alternatifleri bile yazın. İstifa etmek bir alternatiftir. Ya da çıkıp patronunuzun karşısına derdinizi anlatmak. İşinizi değiştirebilmek için bir plan yapıp ilk adımları atmak, sizi rahatsız eden kişiye tavrınızı koymak, çalışma ortamınızda size huzur verecek şekilsel değişiklikler yapmak da... Tespit ettiğiniz soruna yönelik üretebileceğiniz kadar alternatif çözüm üretin.

3. Şimdi de bu çözümleri oturup tek tek gözden geçirin. Hangi çözüm yeni problemlere yol açmadan gerçekten sizin sorununuzu çözer. Seçin bir tanesini.

4. Seçtiğiniz bu çözümü nasıl uygulamaya koyacaksınız? Uygulama basamaklarını belirleyin.

5. Adım atın. Attığınız her adım da, her basamakta kendinizi ödüllendirin.

6. Bir süre sonra bir bakın bakalım, problem çözüldü mü? Çözülmedi mi? Eee o zaman sil baştan bu 6 adımı yeni alternatiflerle tekrar uygulamaya koyun.

Şimdi "Söylemesi kolay, yiyorsa sen uygula!" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Gerçekten zor. Ama asıl problem, ilk adımı atmakta. Yani bir problemimiz olduğunu kabul etmekte. Yani ilk basamakta. Benim gerçek problemim ne? sorusuna en içten yanıtı kendimize verebilmekte. Bu basamaktan sonra geriye sadece istemek ve cesaret etmek kalıyor.

Ben mi? Evet bir sorun belirledim kendime. Çözmek zaman istiyor ama ben ilk adımı attım bile...

Hadi hepimize rastgele!

Not: Ben bu blogta Zülalce yazmayı tercih ettim aslında... Kişisel gelişim konusunda uzmanca yorumlar yapmak kolay. Onu iş hayatımda sürekli yapıyorum. Oysa bilimsel lafları bir kenara bırakıp sadece bir garip zülal olabilmek çırıpçıplak okuyucuların önünde... İşte bu zor. Zor olanı yapıyorum ama ne kadar anlatabiliyorum kendimi?

Bir okuyucum "Erkek gibi düşünüyor ve yazıyor..." demiş benim için. Erkek gibi... Cesur mu? Güçlü mü? Üzerime yapışmış aslan imajı mı, kastettiği? Bu kadar açık, bu kadar çıplakken duygularım, şu kedinin miyavlamaları neden kükreyerek çarpar karşı yamaca? Yoksa ben gerçekten aslan mıyım ne?

SORGU

Eskileri döktüm bu gece
geçmişten biriktirdiğim ne varsa
tozlu raflarda...
Hep aynı isyan
aynı yakarış yaşama
bir yudum sevgi
az huzur
üzerine de coşku
dünden yarına...

Eskileri döktüm bu gece
geçmişten biriktirdiğim ne varsa
tozlu raflarda...
Azıcık umut dilendiğim
dimdik bir omuz aradığım
göğsünde ağlayacağım bazen
şefkatli bir kucak beklediğim...

Eskileri döktüm bu gece
geçmişten biriktirdiğim ne varsa
tozlu raflarda...
Hep aynı umut, aynı hüzün
hep sonu hüsran
yaşamdan yana...

12 Aralık 2008 Cuma

Rüya mı? Kabus mu?

Foto:Ekrem İPEKÇİ

Dün gece ben bir rüya gördüm
ayağım yerden kesilmiş
pembe bulutlar sarmış çevremi
ben bulutların üzerindeyim
kalbim kanat takmış
kelebeklerden ödünç alıp, renk renk

Dün gece ben bir rüya gördüm
sanki muhabbet kuşları, serçeler
martılar hatta yol arkadaşım
ben gülümsüyorum, dünya gülümsüyor
cennet dedikleri bu olmalı, yüreğim kuş
öyle bir sevgi ki içimde kanat çırpan
şeytanı dize getirir sandığım...

Dün gece ben bir rüya gördüm,
rüya sandığım, başlarda pembe...
Kaç gün doğdu, kaç gün battı?
kaçırmışım körlükten...
Bir tek an(!) yetti oysa
çakan şimşekler aklımın isyanı
karardı bulutlar, toz duman
kartalların gözü dönmüş
akbabalar arsız...
Bu baykuş neden öter,
felaket tellalı gibi?
Sevmem ben yarasaları
serçeler, martılar nerede?

Dün dece ben bir rüya gördüm
başlarda pembe sonra toz duman
yüreğimin kanat takışı, aklımda kalan
kelebeklerden ödünç alıp renk renk
karabasandan hemen önce
pıt pıt atışı...

06 Aralık 2008 Cumartesi

Küçüklerin Gözlerinden Büyüklerin Ellerinden Öperim

Yarın arife, ertesi gün bayram...
Kimse bana bayramlık almadı,
ben de almadım..
Çocukluğumda kalmış bayramlık sevinçlerim..
Bu gün arşınladım çocukluğumdan gençliğime
memleketimin koskocaman(!) caddesini
bir uçtan öte uca...
Çevremde 37 yılın hayaletleri,
melekler nerede?
***
Öğretmen kızı Banu'ya alınan bayramlığın aynısından istiyorum, diye tutturuşum...
Anacığımın gözlerindeki çaresizlik...
Nerden bulunup buluşturulduğunu hiç bilmediğim bir para ile alınan
turuncu pitikareli, belden kiloş o elbise ile bayramı karşılayışım...
Çilem, adını verdiğimiz o kuzunun kesilişini izleyişimiz gözleri yaşlı..
Babaannemin ve annemin her yıl kuban kesebiliyor oluşumuzdan duydukları haklı gurur!
Yani "Kimseye muhtaç değiliz, Allah' a şükür!"düşüncesinin
hem dünyaya hem kendilerine açık ispatı!
***
Sevgili Koca Aşa
asırlık çınar,
Senin varlığın ve yaşama sarılışın ölümsüzlüktü benim için.
O yüzden "Babannen ölüm döşeğinde
kendini bilmeden yatıyor" dediklerinde
"Hadi canım, demiştim.
Daha neler?
O ölmez ki!"
Hele beni çağırışın ölüm döşeğinden:
Evimde kırılmadık bardak bırakmayışın!
Bilirsin, hep inandım senin güçlerine..
Kucağına yattığımda,
sen alnımı karışlarken,
bıçağın tersi ile tüm vücudumdaki kem gözleri esneye esneye keserken
ben tatlı bir uğuşukluk içinde huzur bulurdum...

Ah babaanne! artık huzur yok kimselerin kucağında...
En çok beni seviyor, dediğim bir babaannem de yok;
sen, yüz kusur yaşında
azraile 19 gün direnip
27 Mayıs 2007'de
gözünden akan bir tek damla yaş ile elvada dediğinden beri dünyaya.

Bayram sabahları seninle anlamlıydı
sabah ezanında tepemize dikilişin,
"Bayram namazına gidenler çıktı, siz halâ kalkmadınız! " diye söylenişin,
cebine sıra sıra hazırladığın bayram harçlıklarımızı
elini öptürüp verebilmek için çırpınışın...
Giyinip kuşanıp,
sayısı yıllar öncesinden yüzü aşmış torunlarını ve onların çocuklarını gözün kapıda bekleyişin..

Ah babaanne asırlık çınar,
Senin yaşama bağlılığın aklımda
kendini sakınışın tüm kötülerden, sağlıksız olanlardan...
Senden 20- 30 yaş küçüklerin ölümünü olağan karşılayışın
"Yaşı da geldiydi onun..."deyişin
ölümü hiç kendi üzerine kondurmadan...

Evde yalnız kalamazdın, hatırladın mı?
Anne mi hiç bir yere bırakmazdın...
Biz seninle dalga geçtiğimizde
"Babaanne, azrail daha genç diye annemi almaz, onu kandıramazsın." diyerek
bize bastonunu sallardın
"Ecelin kime geleceği hiç belli olmaz!" diyerek...

Ah Babaanne! asırlık çınar,
annemin deyişi ile
"Mekanın cennet, toprağın bol olsun..."
Sana olan borcumu ödeyemem bir bayram yazısı ile...
senin yaşamına bir roman yakışır ancak...
***

Foto: Ekrem İPEKÇİ
Selami Hoca'nın önderliğinde bazı arkadaşlar,
Keçiören Güçsüzler Yurdu'nu ziyaret ettiler bugün...
Bir Kurban Bayram'ı öncesinde gerçekleştirilebilecek en güzel sosyal etkinliğe imza attılar böylece...
Çünkü bayramlar en çok da yaşlılar için
coşku ve hüznün ateşli dansıdır, gözlerde başlayan.
FOTO: Ekrem İPEKÇİ
Ben babannemden bilirim: bir an boş kalan evin hüzünlü sessizliğini
ve çalan kapı zilinin gözlerde yaşattığı bayram coşkusunu...
Ben gidemedim güçsüzler yurdu ziyaretine
memlekette olduğum için ama
sayelerinde sevgili babaannemi ziyaret ettim,
onunla geçirdiğimiz onca bayramı...
İşte bu duygularla
başta Selami Hoca, Yıldız ve bu fikir kimden çıktıysa onun
ve diğer tüm katılımcıların,
ve dostların, canların
tüm okuyucuların
beni seven sevmeyen
bana kırgın ve küskün olan
ya da gülümseyerek hatırlayan beni...
Yaaaa! dünya alemin işte var mı ötesi?
Yani bayramınızı kutlar
küçüklerin gözlerinden
büyüklerin ellerinden öperim!