29 Eylül 2008 Pazartesi
NASIL BEŞİKTAŞLI OLDUM?
Herkes neden Kartallı olduğunu,
Cim bom aşkını ya da Kanaryalı oluş hikayesini
inanılmaz felsefi temellere oturtarak açıklıyor.
Ben eğlenerek dinliyorum, koca koca adamların 7 yaş açıklamalarını...
Derken olan oluyor, birisi bana dönüp:
" Eee sen neden Beşiktaşlı oldun?" diye soruveriyor...
Buyrun...
Yüzümdeki koca gülümseme donuyor.
Sahi ben neden Beşiktaşlı oldum?
***
"Ya ya ya, şa şa şa, Beşiktaş beşiktaş çok yaşa!
Ya ya ya, şa şa şa, Ecevit Ecevit çok yaşa!"
niraları atarak yürüyoruz, arnavut taşlarla bezeli sokağımızda.
Attığımız sloganlardan emin, diziliyoruz Emin Bakkal'ın önüne.
O, şahaserlerine bakarak gülümsüyor...
Mahalle örgütlenmesi tamam, der gibi gururlu
veriyor beleş çikolatalarımızı...
Böylece bizim mahallenin, bizim kuşak çocukları,
hepten Ecevitçi ve Beşiktaşlı oluyor, o dönem...
Böyle şeyler ulu orta söylenmez diyerek
anacığımdan suratımın ortasına yediğim şamarla
Ecevitçiliğim bir çocukluk anısı olarak kaldı
ve büyüdükçe siyasi tercihlerim değişti ama
Beşiktaşlılığım sevgili Emin Bakkal'ın
bedava çikolatalarının hakkını verir şekilde hiç değişmedi.
Sonraları ilkokul yıllarımda, koyu taraftarlığımı,
arkadaşlarıma karşı şöyle savunduğumu ve
epey de taraftar topladığımı hatırlıyorum:
"Senin ki saray, çok sıkıcı.
Senin ki bahçe, içinde hiç bir şey yok.
Ama benimki beşik!
İSTEDİĞİM ZAMAN BEŞİĞE BİNEBİLİRİM, ÇOK EĞLENCELİ..."
İlk gençlik yıllarımda Beşiktaş'ı biraz daha fazla takip eder oldum,
Metin ve Gökhan aşkına...
Gerçi Hagi'li yıllarda Cimbom'un Şampiyonlar Ligi maçlarının
en sıkı takipçisi oldum,
milliyetçi duygularımın varlığına şaşarak, ama...
Ama ne zaman sorulsa otomatik cevapladım: Beşiktaşlıyım, diye...
Şimdi sorsanız Beşiktaş'ın maçlarını, oyuncularını
tın, tın!
Ama sorun:
"Hangi takımı tutuyorsun?" diye
"Elbette Beşiktaş!"
Biraz düşününce, bu durumun
bana özgü olmadığı sonucunu da çıkarıyorum aslında...
Bence kulüpler en büyük taraftar toplama yatırımını
5-10 yaş arası çocuklara yapmalılar.
Çünkü her taraftarın çocukluktan kalma bir rüşvetçi
EMİN Bakkalı olmuştur...
Ya da yaranmaya çalıştığı babası,
ya da amcası,
ya da artık kimin dikkatini çekmeye çalışıyorsa onun rakip takımı...
Yani pek değerli futbolseverler
işin felsefesi faso fiso...
Siz kime yaranmak için seçtiniz
tuttuğunuz takımı, ondan haber verin?
26 Eylül 2008 Cuma
AŞK ÖNCE CESARET İSTER, SONRA YÜREK!
sen kolumu tutmuştun,
şaşkın.
BEN koşarken umuda kollarımı açarak,
sen gözlerini kapatmıştın,
korkuyla.
Hatırladın mı?
Döndüm baktım sana "bitiş" çizgisinden:
Taa başlangıçta kala kalmışsın
korkmuş, şaşkın, keşkeli,
pek bir çaresiz,
pek bir cılız...
Seni sana bıraktım
kendi acizlik zindanında,
yürürken yeni başlangıçlara.
Şimdi bir kere daha
yeniden
kırarak zincirleri
koşma zamanı
umuda...
Haa, sahi! Bir de:
Zincirler incelmiş biliyor musun?
Eski kırılmazlık hikaye...
Kırdın mı, bir kere
Kır zincirlerini habire...
Kim tutar seni?
ocak-eylül 2008
19 Eylül 2008 Cuma
Çok Üşüyorsa Kalbin Geceleri,Sen de Kır Zincirlerini
Bazıları "hıh, evlilik alehtarı bu kadın" diyecekler...
Ya da "kedi erişemediği ciğere pis der!"
Ama ben o ciğere gerçekten eriştim ve pisti! Ne yapayım?
Varsa mutlu aşk, evlilikten güzel ne olabilir ki?
O zaman benim gibilere halt yemek düşer, ELBET!
Ama çevreme şöyle bakıyorum, bakıyorum...
***
İnsanlar evlenince sanki deri değiştiriyorlar,
derileri ile birlikte kalplerini, ruhlarını da çıkarıp atıyorlar.
Yersiz kaprisler, acayip hırslar, sahiplenme tripleri,
özensiz yaklaşımlar...
İnsanlar evlenmeden önce bir birlerine bakıyorlar,
evlendikten sonra nedense çevreye!
Evlenmeden önce birbirlerine kendilerini beğendirebilmek için aynanın karşısında saatlerce hazırlanıyorlar, evlendikten sonra ise malum ev halleri...
***
Tatilde bulunduğum bir kamp ortamında yine bazı gözlemlerim oldu.
Ne yapayım yani, gözlerimi mi kapatayım, görüyorum işte!
Kaldırın kafanızı da siz de bir bakıverin çevreye,
kaç çift kalmış bir birinin gözüne hal aşkla bakan?
Ben neler mi gördüm?
Anlatayım:
Birbirinin yüzüne hiç bakmadan kıtlıktan çıkmış gibi yemek yiyen çiftler gördüm.
Küçük çocukları olan asabi anneler gördüm, yüzleri asık...
Onları memnun etmeye çalışan ama her hamlesinde terslenen tırsmış, bıkkın kocalar da gördüm...
Hiç konuşmadan kafeterya da oturmuş televizyon izleyen paralel yaşamlar da...
Havuz kenarında yan yana şezlonglarda tam 8 saat kitap okuyan ama bir birlerine tek kelime etmeyen bir çift de gördüm...
Orada tanışıp ahbap olan aileler gördüm, bir araya geldiklerinde neşelenen, ayrıldıklarında bıçakla kesilmiş gibi kendi sessizliklerine gömülen çiftler... Başkalarının yanında mutluluk oyunu oynar gibi... Ben o oyunu iyi bilirim de nerde oynansa hemen tanırım!
Türkiyenin dört bir yanından gelmiş, çoğu eğitimli olan çiftlerdi,
yazın sıcağında insanı üşüten yabancılıklardı gördüklerim...
Ah şu istisnalar,
elbette istisnalar da vardı, ama çok az.
Bebek bekleyen bir çift vardı örneğin, gözleri sevgi dolu...
Bir de yaşlı bir kaç çift...
Sonra şen dullar vardı, mutlu, gülümseyen..
Sözün özü:
Evlilik değil sorun, önemli olan sevgi.
Aşk bile değil sorun, önemli olan saygı.
Eğer değiştirmediysen derini, kalbini, ruhunu evlenince
Allah bir yastıkta kocatsın, ne diyelim!?
Ama olduysan bir yastıkta iki yabancı
ve çok üşüyorsa kalbin geceleri
kır zincirlerini gitsin...
*****Ha, bir de yazılarımdaki sosyolojik açılımlarımdan tırsıp beni erkek düşmanı ilan eden bir kesim var ki, pes! Bence dünyayı çekilir kılan şey, kadın olsun erkek olsun hiç farketmez, karşı cinsin varlığıdır. Yakında "feminist değilim, erkek düşmanı hiç değilim" diye bir yazı kaleme almalıyım. Yoksa durum vahim!
06 Eylül 2008 Cumartesi
Yine Geldi Benimkiler
Kendimi bildim bileli, bu böyle.
Önce bir durgunluk olur üzerimde
sakin, huzurlu...
İnsana sonsuzluk izlenimi veren
çarşaf gibi bir deniz...
Çok sürmez bu durum
içimde bir huzursuzluktur başlar,
yavaş yavaş,
taa derinlerden...
Yaşam anlamını yitirir
bulunduğum ortam,
çevremdeki insanlar...
Kendimi ıssızlığın ortasında bulurum,
çaresiz...
Paniğe kapılarım;
bu ıssızlıkta,
böylece,
hiç bir şey olarak öleceğim diye...
Çırpınmaya başlarım,
bir sağa bakarım,
bir sola...
Bir ufka bakarım, bir yakına...
Bir önüme, bir arkama...
BİR ŞEY, BİR ŞEY, AMA NE?
Sonra aniden bir can simidi yanaşır yanıma,
nerden geldiğini hiç anlayamadığım;
tutunurum ona can havliyle
artık beni nereye götürürse...
Sonra durulur içim,
ıssızlık biter
bir vaha belirir okyanusun ortasında
bir fırtınanın sonu gibi
ya da öncesi...
Öyle mağrur
haşmetli
bir o kadar huzurlu
dingin...
Çok sürmez, nedense?
Taa derinlerden başlar kıpırtı,
katlanarak çoğalır;
yaşam anlamını yitirir,
bulunduğum ortam,
çevrem,
her şey...
kendimi ıssızlığın ortasında bulurum, çaresiz...
Bir şey, bir şey olmalı, ama ne?
***
Geçenlerde bir arkadaşım,
takılı kaldığım bu köşe yazarlığı sevdam için şöyle dedi:
"Yine geldi seninkiler..."
Ona dedim ki:
"Son zamanlarda zaten hiç gitmez oldular..."
03 Eylül 2008 Çarşamba
CESET Kokan Evler/ KöŞe yazarı OlayIM derken PSİKOPAT OLDUM! -2-
Bana değiştiremeyeceğim şeyleri
kabul etmem için huzur;
Değiştirebileceğim şeyleri
değiştirmem için cesaret;
Ve aralarındaki farkı anlayabilmem
için akıl ver.
Barry Spilchuk
***
Hişşt,
hakketen oradan görünmüyor muyum?
Doğru söyle...
Ölümü gör!
***
Şşştt zülal,
naber?
Sen aslında yoksun!
***
Aslında psikoloji bilimine göre belki de insanın yaşayabileceği en büyük problem bu!
Çünkü insan doğduğu andan itibaren var olma mücadelesi verir ve haykırır:
İngaa inga,
hşşt sen! ben burdayım,
hşşşt! dokun bana, hoşuma gitti...
Heyyy! şu altımdaki fazlalığı alacak kimse yok mu?
Burdayım işte!
Ben varım!
Var olacağım!
O kadar!
***
Kişiler arası iletişimin bile ön koşuludur:
KABUL ETME.
Yani kişiyi kendine özgü nitelikleri ile kabul etme:
yani "kardeşim sen varsın ve ben de senin var olduğunu kabul ediyorum" deme.
Anneleri şunu söylerken çok sık duyarız:
"Gözümün içine baka baka yapma dediğim şeyi yapıyor!"
Büyük ihtimalle o çocuk annesine şu mesajı veriyordur:
"Hişşştt beni unuttun yine,
ben burdayım.
Heyy, ben de varım;
beni gör, beni duy, benimle ilgilen..."
O çocuk anasından okkalı bir tokat yiyeceğini bile bile yasak olan şeyi yapar
çünkü yediği tokat ona,
anasının gözünde bir değeri olduğunu ispatlayacaktır.
Tabii mazoşist değilse...
Kaldı ki mazoşizim de sonuçta aynı kapıya çıkar.
Düşünün...
şöyle bir geçmişinize bakın...
İş yaşamınıza,
dost meclislerine,
en ateşli gecelere...
Ya siz, ben de varım demek için neler yaptınız?
İnsanın sergilediği üç temel tutum vardır. Dolayısı ile bize karşı da sergilenen üç temel tutum vardır:
1. Kabul etme/ kabul edilme
2. Reddetme/ reddedilme
3. Umursamama/ umursanmama
1. Kabul etme tutumu ya da kabul edilme bizi kendimizle barışık yapar.
Bu tutumun daha çok sergilendiği toplumlar mutlu toplumlardır.
Bireyler kendisi ile barışıktır.
Cennet yani anlayacağınız...
2. Reddetme insanı mutsuz eder ama
ben burda reddedilmeden bahsedeceğim...
Reddedilme bile üçüncü maddeden daha iyidir.
Çünkü reddediliyorsanız varsınızdır.
Sizi reddeden varlığınızı farkındadır ve zaten bunu kabul edemiyordur.
Varlığınıza yönelik sürekli tehdit, konulan koşullar,
yerine göre şiddet,
sürekli yönlendirme, cezalandırma...
Reddetme tutumunun yaygın kullanıldığı toplumlarda adli vakalar yaygın görülür.
Reddedilme bile biraz sonra bahsedeceğim üçüncü maddeden daha iyidir. Çünkü reddediliyorsanız varsınızdır. Yaşamda bir etkiniz var ki tepki de vardır.
3. İşte en kötüsü: Umursanmama!
Yok sayılma!
İnsanın varlık mücadelesine vurulan en büyük darbe!
İşte bu tutumun sıkça sergilendiği toplumlarda ruh hastalıkları fazla olur.
Sonuç mu?
Büyük kentlerin depresif insan yığınları...
Sırf varsın denildiği için vücuduna bomba saran yalnız ruhlar...
GEL BİZE KATIL BİZE DİYEN HERKESİN PEŞİNDEN KOŞAN KİMLİKSİZLER...
Cinnet vakaları..
Komşunun komşuyu,
çocuğun anasını,
kocanın karısını umursamadığı;
birbirinden bi haber yaşayan binlerce paralel yaşam...
Yolları birbiri ile hiç kesişmeyen,
hepsi kendi yalnızlığına mahkum;
tek yastıkta kocayan 21.yy ın kader mahkumlar...
En kötüsü Türkiye toplumunun ilkleri
yani ceset kokan evleri...
Yani en önemli şey var olmak
var olduğunun kabul edilmesi
umursanmak
önemsenmek
ciddiye alınmak...
Yani sözün özü:
Hşşşttt,
sen!
Sevgili okurum,
ben seni umursuyorum,
iyi ki varsın...
Ah bi de okuyunca tepki versen!
BEN DE "AAA BENİM YAZILARIM ASLINDA görünmez değilmiş." desem,
hıı?
Aslında kızım sana söylüyorum,
heyyy
gelinim
(pek muhterem köşe yazarları, yayın yönetmenleri, gazete patronları
ve beni köşe yazarı yapma potansiyeli olan
adını, ünvanını
bildiğim, bilmediğim her bir çalışan
heyyy!)
sen anla!
Beni kabul et mutluluktan coşayım!
Beni reddet hırsımdan kudurayım...
Ama beni umursamamazlık yapma!
İşte bunu yapma...
Sakınn...
Hişşşt...
Sana söylüyorum!
Sağır mısın yaaaaa!!
