Öncelikle şunu söyleyeyim:
EVLİ KADIN DUL KADINA GÖRE DAHA ÖZGÜRDÜR!
Daha güncel bir tabirle mahalle baskısı evli kadını değil,
dul kadını hedef alır.
Çünkü bizim toplumun bakış açısına göre
ne yazık ki dul kadın potansiyel orospudur.
Diyeceksiniz ki bu yazı nereden çıktı?
Söyleyeyim: "Boşanan Kadın Hayata Sıfırdan Başlar"
başlıklı yazımla ilgili yaşamdan umudunu yitirmiş
bazı dul kadınlardan aldığım emaillerden çıktı.
Ancak malum, kendi medeni durumuma
henüz tam adapte olamadığım için
galiba bir süre bu konuda yazmaya elim varmadı.
Ancak ecelin ölüme çaresi yok...
Öyleyse rasgele!
Bugün dul kadın imajına kuş bakışı bir göz atalım,
sonra sizin paylaşımlarınızla konuyu deşeler,
belki yeni ve sağlıklı bir dul kadın imajını
toplumumuza hediye bile ederiz...Kim bilir?
Aldığım emaillere bakınca gerçekten de
sosyoekonomik özgürlüğü olmayan ve
kurtlar sofrasında bacaklarını açmadan karnını doyurabilme mücadelesi veren pek çok dul kadının yaşamında
daha önce belirttiğim soyadı(aslında kimlik) sorununun,
dış kapının dış mandalı olduğunu anlamak için
Maslow'un ihityaçlar pramidine falan bakmaya gerek yok.
Boşanmak taraflar açısından
başlı başına travmatik bir süreçtir.
Kadın açısından ise belki de sürecin en basit kısmıdır.
Kadın için asıl travma,
boşanma sürecinin kaldırdığı toz duman dağılıp da
göz gözü görür olduğunda başlar.
Çünkü artık hiç bir şey eskisi gibi değildir!
Ne dostlar,
ne arkadaşlar,
ne patronlar,
ne de komşular...
Önce sorgu sual...
Çevrenin, boşanma sürecinin ayrıntılarını
öğrenebilme yolundaki ip üstü cambazlıkları...
Ve kendini tatmin edecek bir cevap alamayan
toplumsal çevrenin şizoid tepkileri...
Sonra dulluğun hem kişi hem çevre açısından farkına varılması...
Tuhaf bakışlar,
sorgulayan gözler...
Niye bu kadar neşelisin? Kesin birisi var...
Niye durgunsun? Sen zaten onu unutamadın!
Ne işler çeviriyorsun?
Yukarı tükür orospunun tekisin,
aşağı tükür eski kocasını unutamayan depresif kadın!
Arası yok, arasına zaten izin yok...
Metropoller varoşlardan daha rahat olsa da;
sorun,
farklı boyutları ile yurdumun her köşesinde aynı,
dört köşe ekranın boyalı magazin programlarında izlediğimiz
sanal karakterler hariç...
Bir de dul kadının çevresinde,
dost(!) meclislerinde hissettiği
hemcinslerine ait kıskançlık tripleri varki,
herhalde boşanma sonrası kaldırılması en zor travma da budur!
Evet bu da yüzleşilmesi gereken bir diğer gerçek:
Evli kadın için kocasının kapsama alanına giren
bütün dul kadınlar açık tehdittir!
Erkek için ise bütün kadınlar(evli dul farketmez)
yardıma muhtaç, himaye edilmesi gereken aciz yaratıklardır.
Kadının bu yardımı isteyip istememesi önemli değildir,
eğer sahibi yoksa
yardımseverlik için kendine vazife çıkarmak bütün erkeklerin hakkıdır.
Zorla sunulan bu yardımlar ilerde bir şekilde nasılsa ödenir!
Erkek sunduğu yardımlarla
zaten gizliden gizliye(hani hayvanlar kişisel alanlarını işaretlerler ya, kendi pislikleri ile...),
bilinçli bilinçsiz sahipliğini ilan etmiştir,
ne de olsa kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!
Peki sorun ne zaman çıkar?
Ortaya bir rakip çıktığında
ya da dul kadın "höst! ne oluyor?" dediğinde...
İşte kendi kendine gelin güvey olan erkek
o noktada artık
"seviyom uleeeyyn" mi olur,
"ya benimsin ya kara toprağın" mı olur,
"vurun kahpeye" mi olur
bilmem
çünkü onu
sosyo ekonomik düzey ve malum mahalle belirler...
ama her halukarda
dul kadın kesin
"kuyruk sallamıştır"
sanki yurdumun erkeğinin kuyruk sallanmasına ihtiyacı varmış gibi(!)
Buyrun! Ölür müsün? Öldürür müsün?
Eğer dul kadın baba himayesinden koca himayesine geçmiş
ve bir anda ortada kalıvermişse çaresiz,
çevredeki yardım tekliflerine de ne yazıkki
açıktır.
Toplum inceden inceye
dul kadının çevresini
tozlu ortaçağ ağları ile örerken
o haksızlığa uğramışlık psikolojisi içinde
ya kendini diri diri mezara koyar,
bizden geçmiş ayaklarında tüm dürtülerini bastırarak;
ya denize düşen yılana sarılır misali
kendini aç kurtlar sofrasında bulur;
ya da çok zor da olsa bir başına yüzebilmeyi öğrenir...
Şimdi yaşam enerjisini yitirmiş dul kadınlara sesleniyorum,
siz geçmişte hep evli değildiniz;
bekar olduğunuz günleri hatırlayın,
kendinize güvendiğiniz,
geleceğe umutla baktığınız,
şen kahkahalar attığınız günleri...
Evli,dul,bekar,terzi,işçi,memur,doktor...
Bunlar üzerinize sonradan giydiğiniz
ya da size zorla giydirilen sıfatlar.
İnanmıyorsanız soyunun da bakın!
Soyun da aynaya bak, gözlerine
sen asıl oradasın!
Toplumun pisliği aynayı kirletmiştir,
uzat ellerini
aynayı sil de iyice bak!
Kalk ayağa,
üzerindeki tozu toprağı silkele de bak!
Önce güven kendine
sonra geleceğe gülümse
de aynaya bir daha bak!
28 Temmuz 2008 Pazartesi
23 Temmuz 2008 Çarşamba
Kendini GERÇEK BABA Sanan BİYOLOJİK BABALAR
ya da
KENDİNİ GERÇEK BABA SANAN
SÖZDE BABALAR
Kayra bebek bir yaşına basmış,
gazetede resmini gördüm,
dünya tatlısı bir şey…
Annesinin, bir sperm bankasından aldığı spermle hamile kalması
yani babasız çocuk dünyaya getirme kararı,
geçen yıl olay olmuş,
basında da epeyce tartışılmıştı.
Oysa çevremize şöyle bir bakıvermek yetiyor,
SÖZDE BABALI GERÇEKTE BABASIZ
ne çok çocuk olduğunu görmek için…
Çünkü erkek nesli,
düşünmeden ortalığa saçtığı spermlerinin sorumluluğunu üstlenmediği gibi
bir çocuğun yetiştirilmesinin
maddi, manevi büyük özveriler gerektirdiğinden de bihaber!
Ne oldu? İtirazınız mı var?
Efendim, istisnalar kaideyi bozmaz.
Eğer siz istisna iseniz
başınızı kaldırın da şöyle bir bakıverin çevrenize…
Örnek mi?
Buyrun:
1. Babalığı DNA testi ile ispatlandığı halde sorumluluğunu inkâr edenler
2. Karısı ile birlikte çocuğundan da boşandığını zannedenler
3. Üç kuruşluk iştirak nafakasını(çocuk için verilen) vermemek için bin bir dereden su getirenler
4. Hâkim kararı ile, hafta da bir gün ya da bayramdan bayrama görüşerek babalık sorumluluğunu yerine getirdiğini sananlar
5. Hatta bu görüşmeleri bile sürekli erteleyen, bahane yaratanlar
6. Aklına esince arayıp “Eee, daha daha nasılsın? Havalar da soğudu…” mecalinden sıkıntılı konuşmalara imza atıp çocuğunun yaşamından, sıkıntılarından, üzüntülerinden, kabuslarından, hayallerinden… bir yabancıdan bile daha yabancı olduğunu farkına varamayanlar
Not: Aman yanlış anlaşılmasın:
Babalar çocukları için sevmediği bir kadına katlansın,
boşanmasın falan demiyorum, haşa!
Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi
bittiyse asıl çocuklarınız için boşanın.
Konumuz boşanmak değil!
7. Bir de iş kolikler var, ailesi için çalıştığını iddia eden, her zaman yorgun, her zaman meşgul, her zaman gergin… Babalığı bolca harçlık vermek sananlar
8. Fikir adamlarını, politikacıları hele hele solcuları hiç unutmamak lazım: Bireysel varlığını toplum adına, insanlık adına çalıştığını iddia ederek anlamlandıranlar… Her zaman yoğun olan ülke gündeminden hareketle sorumsuzluğu için anlayış bekleyenler. Kendi çoluğuna çocuğuna hayrı olmayan bir adamın topluma ne gibi bir katkısı olacaksa artık!
Yani çocuğunun yaşamında nerede ise hiç olmayanlar…
Belki de hiç olmasalar daha az travma yaratacak olanlar.
Çünkü ortada bir baba varsa
kendiliğinden oluşan bir de babalık beklentisi vardır.
Beklenti hayal kırıklığını,
hayal kırıklığı isyanı,
isyan bir ömür boyu kalbin derinliklerinde saklanacak iç sızısını getirir.
Üstelik yarım yamalak olmasındansa hiç olmaması
annenin psikolojisi açısından da önemlidir.
Ortada sorumluluklarından köşe bucak kaçan bir baba yoksa
annenin öfke krizleri de olmaz;
ikide bir babaya babalığını hatırlatmak zorunda da kalmaz;
çocuğuna “o baban olacak adam…” diye başlayan cümleler kurup çocuğunun psikolojisini iyice altüst de etmez…
Dedim ya: “Ortada baba varsa beklenti vardır,
beklenti ise hayal kırıklığına davetiye çıkarır.”
Şimdi birçok baba itiraz edecek;
Ben çocuğum için yaşıyorum falan diye…
Tamam, dedik ya:
İstisnalar her zaman vardır…
Sahi, siz en son ne zaman
onun gözlerinin taaa içine bakıp
“İYİ Kİ VARSIN, SENİ ÇOK SEVİYORUM.” demiştiniz?
KENDİNİ GERÇEK BABA SANAN
SÖZDE BABALAR
Kayra bebek bir yaşına basmış,
gazetede resmini gördüm,
dünya tatlısı bir şey…
Annesinin, bir sperm bankasından aldığı spermle hamile kalması
yani babasız çocuk dünyaya getirme kararı,
geçen yıl olay olmuş,
basında da epeyce tartışılmıştı.
Oysa çevremize şöyle bir bakıvermek yetiyor,
SÖZDE BABALI GERÇEKTE BABASIZ
ne çok çocuk olduğunu görmek için…
Çünkü erkek nesli,
düşünmeden ortalığa saçtığı spermlerinin sorumluluğunu üstlenmediği gibi
bir çocuğun yetiştirilmesinin
maddi, manevi büyük özveriler gerektirdiğinden de bihaber!
Ne oldu? İtirazınız mı var?
Efendim, istisnalar kaideyi bozmaz.
Eğer siz istisna iseniz
başınızı kaldırın da şöyle bir bakıverin çevrenize…
Örnek mi?
Buyrun:
1. Babalığı DNA testi ile ispatlandığı halde sorumluluğunu inkâr edenler
2. Karısı ile birlikte çocuğundan da boşandığını zannedenler
3. Üç kuruşluk iştirak nafakasını(çocuk için verilen) vermemek için bin bir dereden su getirenler
4. Hâkim kararı ile, hafta da bir gün ya da bayramdan bayrama görüşerek babalık sorumluluğunu yerine getirdiğini sananlar
5. Hatta bu görüşmeleri bile sürekli erteleyen, bahane yaratanlar
6. Aklına esince arayıp “Eee, daha daha nasılsın? Havalar da soğudu…” mecalinden sıkıntılı konuşmalara imza atıp çocuğunun yaşamından, sıkıntılarından, üzüntülerinden, kabuslarından, hayallerinden… bir yabancıdan bile daha yabancı olduğunu farkına varamayanlar
Not: Aman yanlış anlaşılmasın:
Babalar çocukları için sevmediği bir kadına katlansın,
boşanmasın falan demiyorum, haşa!
Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi
bittiyse asıl çocuklarınız için boşanın.
Konumuz boşanmak değil!
7. Bir de iş kolikler var, ailesi için çalıştığını iddia eden, her zaman yorgun, her zaman meşgul, her zaman gergin… Babalığı bolca harçlık vermek sananlar
8. Fikir adamlarını, politikacıları hele hele solcuları hiç unutmamak lazım: Bireysel varlığını toplum adına, insanlık adına çalıştığını iddia ederek anlamlandıranlar… Her zaman yoğun olan ülke gündeminden hareketle sorumsuzluğu için anlayış bekleyenler. Kendi çoluğuna çocuğuna hayrı olmayan bir adamın topluma ne gibi bir katkısı olacaksa artık!
Yani çocuğunun yaşamında nerede ise hiç olmayanlar…
Belki de hiç olmasalar daha az travma yaratacak olanlar.
Çünkü ortada bir baba varsa
kendiliğinden oluşan bir de babalık beklentisi vardır.
Beklenti hayal kırıklığını,
hayal kırıklığı isyanı,
isyan bir ömür boyu kalbin derinliklerinde saklanacak iç sızısını getirir.
Üstelik yarım yamalak olmasındansa hiç olmaması
annenin psikolojisi açısından da önemlidir.
Ortada sorumluluklarından köşe bucak kaçan bir baba yoksa
annenin öfke krizleri de olmaz;
ikide bir babaya babalığını hatırlatmak zorunda da kalmaz;
çocuğuna “o baban olacak adam…” diye başlayan cümleler kurup çocuğunun psikolojisini iyice altüst de etmez…
Dedim ya: “Ortada baba varsa beklenti vardır,
beklenti ise hayal kırıklığına davetiye çıkarır.”
Şimdi birçok baba itiraz edecek;
Ben çocuğum için yaşıyorum falan diye…
Tamam, dedik ya:
İstisnalar her zaman vardır…
Sahi, siz en son ne zaman
onun gözlerinin taaa içine bakıp
“İYİ Kİ VARSIN, SENİ ÇOK SEVİYORUM.” demiştiniz?
18 Temmuz 2008 Cuma
TÜRKİYE’NİN DELİSİ OLMAK İSTEMİYORUM!
“Delidir, ne yapsa yeridir.”misali,
açıksözlü ve konuşkan,
biraz muhalif, çokça asi,
az biraz da sivri bir tip olduğum için
bulunduğum ortamların delisi hep ben olurum.
Bu nedenle vazgeçtim:
artık gazeteci yazar olmak istemiyorum,
hele hele araştırmacı gazeteci, hiç!
Zaten akıllı, söyleyemediğini deliye söyletirmiş:
bu yaştan sonra Türkiye’nin delisi,
akıllıların soytarısı olamam!
Yaklaşık üç beş yılldır,
imrenerek köşeleri takip ediyorum:
“Ah şu gündemi bol ülkemde,
benim de iki kelam edebileceğim
matbaa mürekkebi kokan bir köşem olur mu?” diye…
Bakıyorum, inceliyorum…
Köşe gediklileri var,
Köşe kapmaca oynayanlar var,
Hep samanlık önünde eşelenenler var,
Samanlığa girip dışarı huni ile çıkanlar var…
Bir de köşe durakları var,
her daim hareketli, inen binen, gelen giden…
Ama bir tek bilet gişesi yok!
Kimse de bu köşe yazarlığı dolmuşuna nasıl binilir söylemiyor…du…
İşte böyle iş ilanı falan, cevapları dışarda ararken
nihayet dün gece
kendimi,
samanlıkta karanlığın ortasında buluverdim…
ef-bi-ay-si-ay-ey-mo-sat-mit
la-ik-mu-a-lif-dar-be-ci
er-ge-ne-kon
zaten ağaç yaşken eğilir,
yılanın da başı küçükken ezilir,
bizim ergen ergenlikten çoktan çıkmış bayağı kartlaşmış
ama
yine de
ilerde dizimizi dövmek istemiyorsak…
kim-kime-nerede-ne zaman- niçin-nasıl
kim görmüş-ne demiş-
en önemlisi de kim, ne duymuş?...
derken
kendimi, can havliyle samanlıktan dışarı attım…
Çok korktum, çok…
İşte böylece köşe yazarlığı hevesim kursağımda kaldı, hayallerim suya düştü…
Ben bu samanlık tecrübesinden sonra
onu, bunu bilmem…
Bildiğim bir şey varsa o da
bilginin insana mutluluk getirmediğidir…
Tarih boyunca insanın,
bilmek için yapmadığı şaklabanlık kalmamıştır,
bilince de kıçının üstüne oturup
üç maymunu oynamıştır…
Mesala Agartalılar!
Her bir şeyi bilen bu insanlar,
eğer mutlu olsalardı
yerin sekiz kat dibine saklanıp
kendilerini derin uykulara vururlar mıydı?
Mesala dün gece ekranda görüp
kendimi can havliyle samanlıktan dışarı atmama neden olan çuval bilgini gazeteci!
Türkiye’nin delisi olmak istemediğini haykıran
ama
kelli felli bir gazeteci yazarımıza
“seni gidi, seni” diyerek nanik yapıp,
alı al keli mor yerine oturtarak,
bütün çift meslekli(!) gazetecilere
ve ikinci meslek patronlarına selam ederek
delilik rolünü çoktan benimsemiş olduğunu ispatlayan,
bilgi ukalası,
biraz korkmuş,
çokça saldırgan,
çuval çuval tehdit ve ima sahibi,
sürgün mü, kaçak mı olduğunu henüz anlayamadığım,
bildiğine bileceğine pişman olmuş bu gazetecimiz
bence en çok da mutsuzdu!
açıksözlü ve konuşkan,
biraz muhalif, çokça asi,
az biraz da sivri bir tip olduğum için
bulunduğum ortamların delisi hep ben olurum.
Bu nedenle vazgeçtim:
artık gazeteci yazar olmak istemiyorum,
hele hele araştırmacı gazeteci, hiç!
Zaten akıllı, söyleyemediğini deliye söyletirmiş:
bu yaştan sonra Türkiye’nin delisi,
akıllıların soytarısı olamam!
Yaklaşık üç beş yılldır,
imrenerek köşeleri takip ediyorum:
“Ah şu gündemi bol ülkemde,
benim de iki kelam edebileceğim
matbaa mürekkebi kokan bir köşem olur mu?” diye…
Bakıyorum, inceliyorum…
Köşe gediklileri var,
Köşe kapmaca oynayanlar var,
Hep samanlık önünde eşelenenler var,
Samanlığa girip dışarı huni ile çıkanlar var…
Bir de köşe durakları var,
her daim hareketli, inen binen, gelen giden…
Ama bir tek bilet gişesi yok!
Kimse de bu köşe yazarlığı dolmuşuna nasıl binilir söylemiyor…du…
İşte böyle iş ilanı falan, cevapları dışarda ararken
nihayet dün gece
kendimi,
samanlıkta karanlığın ortasında buluverdim…
ef-bi-ay-si-ay-ey-mo-sat-mit
la-ik-mu-a-lif-dar-be-ci
er-ge-ne-kon
zaten ağaç yaşken eğilir,
yılanın da başı küçükken ezilir,
bizim ergen ergenlikten çoktan çıkmış bayağı kartlaşmış
ama
yine de
ilerde dizimizi dövmek istemiyorsak…
kim-kime-nerede-ne zaman- niçin-nasıl
kim görmüş-ne demiş-
en önemlisi de kim, ne duymuş?...
derken
kendimi, can havliyle samanlıktan dışarı attım…
Çok korktum, çok…
İşte böylece köşe yazarlığı hevesim kursağımda kaldı, hayallerim suya düştü…
Ben bu samanlık tecrübesinden sonra
onu, bunu bilmem…
Bildiğim bir şey varsa o da
bilginin insana mutluluk getirmediğidir…
Tarih boyunca insanın,
bilmek için yapmadığı şaklabanlık kalmamıştır,
bilince de kıçının üstüne oturup
üç maymunu oynamıştır…
Mesala Agartalılar!
Her bir şeyi bilen bu insanlar,
eğer mutlu olsalardı
yerin sekiz kat dibine saklanıp
kendilerini derin uykulara vururlar mıydı?
Mesala dün gece ekranda görüp
kendimi can havliyle samanlıktan dışarı atmama neden olan çuval bilgini gazeteci!
Türkiye’nin delisi olmak istemediğini haykıran
ama
kelli felli bir gazeteci yazarımıza
“seni gidi, seni” diyerek nanik yapıp,
alı al keli mor yerine oturtarak,
bütün çift meslekli(!) gazetecilere
ve ikinci meslek patronlarına selam ederek
delilik rolünü çoktan benimsemiş olduğunu ispatlayan,
bilgi ukalası,
biraz korkmuş,
çokça saldırgan,
çuval çuval tehdit ve ima sahibi,
sürgün mü, kaçak mı olduğunu henüz anlayamadığım,
bildiğine bileceğine pişman olmuş bu gazetecimiz
bence en çok da mutsuzdu!
07 Temmuz 2008 Pazartesi
Boşanan Kadın Hayata SIFIRDAN Başlar
En baştan, peşin peşin evlenecek kızları uyarıyorum:
Aman ha, sakın soyadınızdan vazgeçmeyin!
Hayat bu; ne getirir, ne götürür hiç belli olmaz.
Hiç kimse de boşanmak için evlenmez.
Ama dedik ya: Hayat! Kim bilir?
Bir bakmışsın evlenmişsin,
yaş henüz ortadan uzak,
ad soyad falan önemli değil...
Bir insanın kimliğinin, en önemli, en ayırt edici unsurunun soyadı olduğunu henüz bilmiyorsun...
Tamam, al o zaman hayatının erkeğinin soyadını.
Salına, salına gez ortalıkta...
Kendi kendine, ayna karşısında, yatakta,
orda burda yani,
adının yanına ekleyip yeni soyadını, eskisini unutup,
papağan misali sanki marifet gibi,
söyle... söyle...
ses tonunu değiştir,
anons eder gibi,
seslenir gibi...
Eee, ilk gençlik fırtınaları geçti...
Sonra?
İş, güç, emek!
Üretim, tüketim, çevre derken
bu toplumda iyi, kötü var olmuşsun; hem almışsın, hem vermişsin!
İspatı, elektronik ortam:
yazıyorsun adını soyadını,
tıklıyorsun 'ara' butonuna,
dizi dizi sonuçlar...
Sonra?
Dedik ya: Hayat bu, boşanma zamanı...
Al sana sorun: Kimsin sen?
Yukarı tükür bıyık,
aşağı tükür sakal...
Eski kocanın soyadını taşımaya devam etsen dert:
Hakim soruyor eski kocaya "izin veriyor musun?" diye...
Sanki matah bir şey gibi...
Sanki onca yıl bu soyadı senin değil gibi: batıyor, batıyor...
Bir de soyadın değişmediği için boşandığını gizlediğini sananlar var,
onların lüzumsuz soruları var...
Kızlık soyadını 13 yıl öncesinde bırakmışsın,
ilk gençlik yıllarında;
hayatının baharında...
yazmadan, çizmeden, üretmeden,
sanki hiç var olmadan...
İspatı, elektronik ortam:
yazıyorsun adını ve kızlık soyadını,
tıklıyorsun 'ara' butonuna,
arama motorları bile çaresiz:
"Aradığınız terimleri içeren herhangi bir belge bulunamadı."
Bu saatten sonra başla başlayabilirsen hayata sıfırdan...
Buyur!...
Hodri Meydan!
Aman ha, sakın soyadınızdan vazgeçmeyin!
Hayat bu; ne getirir, ne götürür hiç belli olmaz.
Hiç kimse de boşanmak için evlenmez.
Ama dedik ya: Hayat! Kim bilir?
Bir bakmışsın evlenmişsin,
yaş henüz ortadan uzak,
ad soyad falan önemli değil...
Bir insanın kimliğinin, en önemli, en ayırt edici unsurunun soyadı olduğunu henüz bilmiyorsun...
Tamam, al o zaman hayatının erkeğinin soyadını.
Salına, salına gez ortalıkta...
Kendi kendine, ayna karşısında, yatakta,
orda burda yani,
adının yanına ekleyip yeni soyadını, eskisini unutup,
papağan misali sanki marifet gibi,
söyle... söyle...
ses tonunu değiştir,
anons eder gibi,
seslenir gibi...
Eee, ilk gençlik fırtınaları geçti...
Sonra?
İş, güç, emek!
Üretim, tüketim, çevre derken
bu toplumda iyi, kötü var olmuşsun; hem almışsın, hem vermişsin!
İspatı, elektronik ortam:
yazıyorsun adını soyadını,
tıklıyorsun 'ara' butonuna,
dizi dizi sonuçlar...
Sonra?
Dedik ya: Hayat bu, boşanma zamanı...
Al sana sorun: Kimsin sen?
Yukarı tükür bıyık,
aşağı tükür sakal...
Eski kocanın soyadını taşımaya devam etsen dert:
Hakim soruyor eski kocaya "izin veriyor musun?" diye...
Sanki matah bir şey gibi...
Sanki onca yıl bu soyadı senin değil gibi: batıyor, batıyor...
Bir de soyadın değişmediği için boşandığını gizlediğini sananlar var,
onların lüzumsuz soruları var...
Kızlık soyadını 13 yıl öncesinde bırakmışsın,
ilk gençlik yıllarında;
hayatının baharında...
yazmadan, çizmeden, üretmeden,
sanki hiç var olmadan...
İspatı, elektronik ortam:
yazıyorsun adını ve kızlık soyadını,
tıklıyorsun 'ara' butonuna,
arama motorları bile çaresiz:
"Aradığınız terimleri içeren herhangi bir belge bulunamadı."
Bu saatten sonra başla başlayabilirsen hayata sıfırdan...
Buyur!...
Hodri Meydan!
05 Temmuz 2008 Cumartesi
2 Temmuz Benim Doğum Günüm, Bazılarının ÖLÜM!
Gözlerim her 2 Temmuz'da uzaklara dalar...
İçimde, anlamını bilmediğim bir burukluk,
bir yanlışlık,
bir eksiklik duygusu
ve hüzün...
Son yıllarda ise
isyan!
Kerpiç ahşap karışımı iki katlı mavi bir binanın alt katında
tokmağının yanındaki ipi çekildiğinde gıcırdayarak açılan demir kapısından içeri bakıldığında
bir an tren koridoru izlenimi veren bir evin
sokağı gören tek penceresi önündeki ahşap sedirde
artık okullu oldukları için soframıza ayrı tabak alışkanlığı bile getirmiş olan
ve
belki de yeni öğrendikleri doğum günü ritüelini uygulayan sevgili ablalarımın
tüm donanımsızlığa ve sosyete tarzı bir hamur işi olan yaş pastanın yapımı konusundaki bilgisizliklerine rağmen
nasıl yapabildiklerini halâ kestiremediğim bir doğum günü pastasını
eve davet edilmiş üç beş arkadaşın önünde bana üflettiklerinde
yaşadığım coşkuyu, heyecanı, umudu ve en önemlisi güven duygusunu
hiç bir 2 Temmuz'da
bana
hiç bir dost
hiç bir arkadaş
hiç bir sevgili yaşatmadı!
Belki de bu yüzden
ya da sırf Temmuz diye
yengeç burcu duygusal olur diye
biraz da melankolik, hatta sulugöz olur, diye
ya da
yıllar öncesinden
bir fısıltı duymuş gibi
2 Temmuz 1993: Alev alev ÖLÜM diye...
Gözlerim her 2 Temmuz'da uzaklara dalar...
İçimde, anlamını bilmediğim bir burukluk,
bir yanlışlık,
bir eksiklik duygusu
ve hüzün...
Son yıllarda ise
isyan!
İçimde, anlamını bilmediğim bir burukluk,
bir yanlışlık,
bir eksiklik duygusu
ve hüzün...
Son yıllarda ise
isyan!
Kerpiç ahşap karışımı iki katlı mavi bir binanın alt katında
tokmağının yanındaki ipi çekildiğinde gıcırdayarak açılan demir kapısından içeri bakıldığında
bir an tren koridoru izlenimi veren bir evin
sokağı gören tek penceresi önündeki ahşap sedirde
artık okullu oldukları için soframıza ayrı tabak alışkanlığı bile getirmiş olan
ve
belki de yeni öğrendikleri doğum günü ritüelini uygulayan sevgili ablalarımın
tüm donanımsızlığa ve sosyete tarzı bir hamur işi olan yaş pastanın yapımı konusundaki bilgisizliklerine rağmen
nasıl yapabildiklerini halâ kestiremediğim bir doğum günü pastasını
eve davet edilmiş üç beş arkadaşın önünde bana üflettiklerinde
yaşadığım coşkuyu, heyecanı, umudu ve en önemlisi güven duygusunu
hiç bir 2 Temmuz'da
bana
hiç bir dost
hiç bir arkadaş
hiç bir sevgili yaşatmadı!
Belki de bu yüzden
ya da sırf Temmuz diye
yengeç burcu duygusal olur diye
biraz da melankolik, hatta sulugöz olur, diye
ya da
yıllar öncesinden
bir fısıltı duymuş gibi
2 Temmuz 1993: Alev alev ÖLÜM diye...
Gözlerim her 2 Temmuz'da uzaklara dalar...
İçimde, anlamını bilmediğim bir burukluk,
bir yanlışlık,
bir eksiklik duygusu
ve hüzün...
Son yıllarda ise
isyan!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
